![]() |
|
Spaces home arc's spacePhotosProfileFriends | ![]() |
|
|
Yanan OrmanlarÖmer Madra: Yunanistan’daki yangınları bir de ekonomik bir bakış açışı ile değerlendirelim. Çok farklı türden dedikodularla da örülmüş, çok tuhaf yönleri de olan bir işti.
Hasan Ersel: Öyle, ayrıca da tam bir trajedi. Galiba hepimiz için de korkutucu bir uyarı bu yangın. Çünkü o dedikodularla olayın büyüklüğü bir araya gelince pek tutmuyor, belli ki doğadan gelen bir şey var. İki farklı olay gözüküyor: Bir tanesi, bu olayın başlamasında insanın sınır tanımaz hırsının katkısı olabilir gibi görünüyor. Ormanları korumak için kaynak ayıracağımıza başka günlük amaçlarla kullanmayı tercih ediyoruz. Sadece ormanları değil, tüm doğayı. Ormanı yakarak arazi kazanmak gibi, oradan bir geçici de olsa bir kazanç sağlama ve bu yolla daha büyük zarara yol açma da yaygın bir uygulama. İşin hırs kısmı da burada. Bir de tabii olayın bu kadar büyümesinin arkasında iklim koşullarındaki değişmenin de rolü çok büyük. Orman yakarak arazi kazanmak bizim ülkemizde de bilinmeyen bir şey değil, hep yapılan bir şey, ama bu kez çok büyük bir sonuç doğurdu. Olayın çok farklı yönleri de var, bir çok şey bir araya geldiği için herkes aklına gelenle ilişkilendiriyor. Örneğin 16 Eylül 2007’de Yunanistan’da seçimler var, bu da olayın siyasallaşmasını kolaylaştırıyor.
Avi Haligua: Karamanlis hükümetini zayıflatmak için PASOK’un böyle şeyler yaptığına dair bile haberler çıktı.
HE: Evet ama bunu başlatan da Karamanlis hükümeti. Çünkü hükümet “bunun arkasında organize sabotaj olabilir” diye açıklama yaptı. Kundaklama kuşkusu haklı olabilir, çünkü 290 ayrı yerde çıkmış. Fakat organize deyince tabii bu değişik bir şey. 290 yerde ufak ufak yangın çıkmış başka bir şey, bir de “birisi emir veriyor gidiyorlar yakıyorlar” demek başka bir şey.
AH: Ancak 290 yerde aynı anda ufak yangınlar çıkmış olsa dahi, hakikaten bu bayağı ciddi bir organizasyon gerektirmez mi?
HE: Çok! Onun için Yunan basını hemen bulmuş, “bunu organize birinin yapması lazım, kim yapar? Türkler!” Önce bu çıktı, sonra Arnavutlar olmuş, fakat sonra da sıra PASOK’a gelmiş. Böylelikle bunun deli saçması olduğu anlaşılmış. Fakat bu komplo teorileri bitmiyor. Bizim gibi bir ülke Yunanistan da anlaşılan. Bir kaç tanesini kısaca söyleyeyim, bir tanesi bu Peloponez (Mora) yarımadasındaki 4 tane kenti bağlayan bir yol yapımı var. Bu kentler Korinthos, Patras, Pirgos ve Kalamata. Adanın kuzeyinden başlıyor güne batıya kadar iniyor bu yol. Bu yol meşhur İyonya yoluymuş, Güney İyonya adını alacakmış. Uzun zamandır uğraşılıyor. Fakat burada Kaiafa diye bir göl var, bu göl ve çevresi çok önemli, doğal olarak, tarihsel olarak vs. “Korunsun” deniyor, ama yol o gölün yakınından geçerse maliyeti düşecekmiş. Yangınların çoğu burada başlamış, dolayısıyla bu bölge yanınca korunacak doğa kalmamış. Hikâyelerden biri bu, burada dikkat edilirse devletin yaptırdığı yolu ucuza getirmek için yakılıyorsa, bu işle itham edilenler devlet vs. Biraz garip bir durum, onun için bunlar komplo teorisi diyorum.
Peloponez yarımadasının güneyindeki dağların turizme açılması için yoğun istek varmış, bir Alman grubu bu dağlarda kayak merkezi kurmak istiyormuş. Almanlar daha önce Arnavutluk sınırındaki Grammos dağlarıyla ilgilenmişler, Temmuz’da da bu dağlar yanmış. Böyle söyleyip durunca, sanki Almanlar gittikleri yeri yakıyormuş gibi görünüyor. Gerçi daha da gidememişler, “gitmeye niyetlendikleri yerler” demek daha doğru. Tabii Almanlar mı yakıyor yoksa onlara bunu satmak isteyenler mi o da belli değil. Golf sahası açmak isteyenler de Yunanlı, ABD ve İngiliz girişimciler. Hükümet de bu işlerin yapılmasına sıcak bakıyormuş, turistik bakımdan bölgenin geliştirilmesine –yakılmasına değil- sempatik bakıyormuş. Fakat burada pek değişen bir şey yok benim gördüğüm kadarıyla, çünkü PASOK zamanında da mesele böyleymiş.
Burada ilginç bir olay var, Yunanistan anayasasının 24. maddesinin 1. fıkrası, ,devlet ormanlarının –zaten anayasa ormanlar devletin olmalı diyor- kullanım biçiminin değiştirilmesini yasaklıyor. Buna bir istisna getirmiş, ulusal ekonominin yararı için tarımsal gelişme ve kamu çıkarı için kullanımlar diye bir istisna var. Anlaşılan bu turizm açısından pek işe yaramıyor ki, 2007 yılı başında iktidardaki bu Nea Demokratika hükümeti bu maddenin pratikte getirdiği kısıtlamayı değiştirmeye yönelik bir anayasa teklifi getirmiş. Ana muhalefet partisi PASOK, kıyameti koparmış. Bu madde değişmemiş. Yalnız işin matrak tarafı, 2003’te aynı teklifin, hemen hemen aynısını PASOK getirmiş, o zaman da Nea Demokratika gürültüyü koparmış. Anlaşılan siyasetçilerin hepsi bu maddeyi değiştirmek istiyor, fakat şu veya bu nedenle değiştiremiyorlar gibi bir durum var.
Yalnız bir noktaya dikkati çekeyim; olaya kundakçı açısından bakalım. Zımni de olsa bir siyasi destek var. Sonuçta herkes bu madde değişsin diyor. Kundakçı, “araziyi kullanmak isteyenler burada bir şeyler yaparsa bu yanına kâr kalır” diye düşünebilir. “Nasıl olsa bu kurallar değişecek, partiler bir yerde anlaşıp yapacaklar” diye hareket eder ve bundan fırsat çıkarır. Bunu Yunanistan’ın hatası anlamında söylemiyorum, bu daha genel bir sorun. Bazı davranışlara çok dikkat etmek lazım Kime ne türlü mesaj verildiği iyi düşünülmeli. Biz, Türkiye’de başka türlü sinyallerin ne anlama geldiğiyle çok uğraşıyoruz, ama bir düzenlemeyi yaparken yaptığımız tartışmaların ima ettiği şeylerin neler olduğu üzerinde pek durmuyoruz. Yunanistan’daki tartışmanın verdiği his, “anayasanın bu maddesi değişecektir” olmuşa benziyor. Bence bu da olabilir. Ama bu his verildiğinde gerekli önlemlerin de alınması gerek. Olduğu gibi bırakırsanız anayasaya o maddeyi koyanların kaygı duydukları olay gerçekleşebilir. Kundakçı da teşvik edilmiş olur.
Ama şu ana kadar bu konuda, organize kundaklama diye bir kanıt çıkmadı benim bildiğim kadarıyla. Bir kere kundaklayan bir şeyi kazanmak için yapar. Bu yangın her tarafı yaktı, 200.000 hektar....
AH: Tam onu söyleyecektim, turizm ya da başka bir açıdan ekonomik kâr elde edebilmek, bu kadar geniş bir yangınla mümkün değil.
HE: Olacak şey değil ve benim okuduğum bir yazı, bunun bölgenin iklimi ve doğası üzerindeki kalıcı etkilere dikkati çekiyordu. Bu birilerinin birazcık arazi yakma girişimini çok aşmış. Öyle görülüyor ki, burada doğa koşulları çok önemli rol oynamış. Çok sıcaktı, çok kuvvetli rüzgârlar vardı, istisnai bir kuruluk vardı.
ÖM: Bir tek konuşulmayan yönü de bu galiba konunun, kimse bunun küresel iklim değişikliğinden ve bunun yol açtığı küresel ısınma nedeniyle bu şekilde sonuçlanmış olabileceğine dair bir şey söylemiyor. Çok şaşırtıcı geliyor bu bana bu. Okuduğum raporların hepsinde, “iklim değişikliği nedeniyle, kuru hava şartları ve rüzgârların şiddeti artacağı için, orman yangınları çok artacaktır” diyordu. Yani Yunanlıları perişan eden, kimini şaşkınlığa sevk eden olay aslında pekâlâ bütün raporlarda öngörülmüştü zaten. Bu çok ilginç geliyor bana.
HE: Tamamen aynı fikirdeyim, o raporların herhangi bir ülkenin yetkililerin elinde olması lazım değil mi?
ÖM: Evet, BM raporları çoğu zaten.
HE: Zaten bütün bu yaz boyu Yunanistan’da olağanüstü sıcaklar, olağanüstü kuraklık yok muydu?
ÖM: Bundan önce de bir sürü yangın vardı zaten.
HE: Evet. Bu ilk değil, dolayısıyla olayın doğal şartlarla olduğunu çağrıştıracak çok şey var. Aklıma şu geliyor, belki adamın birisi “şöyle bir 50-60 metrekarelik alan yakayım” dedi ve olay tamamen kontrolden çıkıp çok büyük bir yangına yol açtı. Geçmiş alışkanlıklarıyla arazi açanlar, beklediklerinden çok büyük zarar vermiş olabilirler. Bu olabilir, ama işin organize olması hâlâ bana akla yakın gelmiyor...
ÖM: Ve bu açığa çıkmayacak? Olacak iş değil.
HE: Bildiğim kadarıyla polis de öyle bir şey bulamadı. Bir yaşlı hanımın kazara yaktığı ateş sıçramış, o bulundu. Bir kişi ormanı yaktı diye tutuklandı hatırladığım kadarıyla, halbuki intihara çalışıyormuş. Herhalde yetkililer sonuçları açıklarlar...
AH: Ama yetkililer Türkiye tarafında da buna benzer bir tavır takınmışlardı yangınların ardından, bu biraz da sorumluluğun dağıtımı anlamına da geliyor galiba?
HE: Benim esas olarak söylemek istediğim de o. Yunanistan’da hata yapılmışsa, ben, veya Açık Radyo olarak biz düzeltecek durumda değiliz. Konu o değil, ama bizim bundan ders almamız lazım. Hepimizin, herkesin.
İkinci vurgulamak istediğim nota da şu; çevrenin tahribini engelleyici önlemler almak lazım. Bu Türkiye için de aynı ölçüde geçerli. Bu da kaynak gerektiriyor. Anlaşılan orada da bu amaçla yeterince önlem alınmamış.
Üçüncü nokta da şu: Önlem alsanız da yangın ya da benzeri olaylar olabilir Bunlar birer felakettir değil mi?
ÖM: Artık buna doğal felaket dememiz de zor, çünkü küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğunu görüyoruz.
HE: Evet, ucunda insanlar varsa, bu olayın savaş gibi bir felaket olarak düşünülmesi de gerekebilir. NATO’ya ya da AB’ye bakalım, milyarca dolar para ayırıyorlar ortak savunma için. Haklılar mı? Diyelim ki haklılar. Fakat iş doğal afetlere gelince böyle bir organizasyon yok bu ülkeler arasında; ne NATO’da ne de AB’de. Dikkat ederseniz Yunanistan’daki olaya çok sonra dış yardım geldi. Gecikmesinin sebebi hükümet midir, değil midir, onu geçelim. Mühim olan, organize bir güç, beraber çalışmak üzere yetiştirilmiş uluslararası bir yangın söndürme grubu yoktu. Almanlar kendi ekiplerini gönderdiler, Ruslar kendi ekiplerini gönderdiler vs. Oysa NATO’nun bir çok ortak gücü var. AB, Fransız, Alman ortak savunma birliği kurmağa çalışıyor. İş savunma olunca “bu bir tehlike deniyor” ve kaynak ayrılıyor, fakat bu tür olaylar nedense küçümseniyor. Nitekim bir Yunanlı uzman televizyonda konuşuyordu; Böyle bir örgüt kurulmaya çalışılmış. Ama nasıl? Almanya’daki bazı üsler boşaltılmış, onların kirasını da çıkarır diye oralara konuşlandırılmış birileri olsun diyerek, baştan savma yapılmış bir şeymiş. Bunun hiçbir anlamı yok, mühim olan çeşitli ülkelerin bu konudaki yetişmiş personelinin bir arada çalışması. Çünkü bu kolay bir iş değil, hem bir örgütlenme kapasitesi gerektiriyor, hem teknik bakımdan zor bir iş. Uçakla geleceksiniz, yerdeki elemanların gösterdiği yere su atacaksınız, iyi bir şekilde haberleşme gerekiyor, kimin, nereye, nasıl ineceği belirlenecek. Farklı diller konuşan insanlar, farklı pratikleri olan, ormanı farklı olan insanlar işbirliği yapacak.
Gelecek yıl yine yaşayacağız. İki yıl evvel hatırlayacaksınız Portekiz’de çok büyük yangınlar oldu, İspanya, Fransa’nın güneyi, her taraf yandı. Ondan sonra Fransa “yahu yangını söndürmekte kullanılabilecek Ruslar’ın geliştirdiği iyi bir uçak var, alalım” filan dedi. Sonra ne oldu bilmiyorum, almadılar galiba. Önemli değil kendileri de yapabilir. Fakat olay geçince unutuldu.
İşte burada bir yanlışlık var. iktisadi açıdan bakıldığında bir hata görünüyor. Çünkü burada bir “kamusal kötülük” var. Topluma zarar veren bir olay var. Nasıl ki kamusal mallar (public goods) toplumun tümüne iyilik verir, burada doğanın tahribi topluma kötülük yapıyor. Doğa, “bazı kimselere dokunmayayım ötekilere dokunayım” diye bu işi yapmıyor, bundan kaçınmak da mümkün değil. Birine verdiği zarar da ötekisinin zararını azaltmıyor. Bu tür sonuç doğuran şeylere iyi olduğu zaman “kamusal mallar” deniyor, kötü olduğuna göre de bunlara “kamusal kötülük” diyoruz.
İktisat neyi söylüyor? Bu duruma çözüm bulmakta piyasa mekanizması büyük ölçüde başarısızdır. Ama başka çözüm yolları vardır. Dolayısıyla bu olayı doğru teşhis edip bu olaya uygun bir mekanizma tasarlanıp, doğanın getirebileceği zararların önlenebilir olanlarını önlemek, (örneğin yangınları azaltmak –yok etmek mümkün değilse bile-), mümkündür. Depreme yapacak bir şey yok, ama deprem sonrası zararı azaltmak mümkün. İktisatçıların önümüzdeki dönemde bu işle uğraşmalarında ve bir an evvel de bir çözüm bulmalarında büyük yarar var. Bilebildiğim kadarıyla ne yönde gidileceği de biliniyor. İktisatta o kadar da boş bir alan değil.
ÖM: Ama çeşitli programlarda zaman zaman değindiğin gibi, çevre meselelerini dışsallaştırıp bunu maliyete katmayınca, o zaman da bunun hesabı yapılamaz hale geliyor. Yani iktisadi bir yaratıcı bakışla bakılamıyor benim anladığım kadarıyla buna. İkinci önemli noktası daha var bu yangınların; her yangın, her yanan ağaç biraz daha hızlandırmış oluyor küresel ısınma sürecini. Bu yangınların bedelini Yunanistan ve tüm dünya ödeyecek gelecek dönemlerde.
HE: Doğru. Ama kış mevsimi nispeten orman yangınlarının az olduğu dönemdir, şu önümüzdeki dönemin değerlendirilmesi bile bu bölgedeki ülkelerin gelecek yıl, bu mevsime daha iyi hazırlanmasını sağlayabilir.
ÖM: Elbette.
HE: Acil bir konu bu. “Daha iyi” derken, “mükemmel” demiyorum. Bu insanların eğitimi, bir araya gelmesi, vs. o kadar kolay değil, fakat hiç olmazsa bugünkü durumdan daha iyi bir duruma geçilebilir. Bu olayda yardım etmenin o kadar kolay olmadığını da gördük. Amerikalıların bu konuda epeyce deneyimleri var ister istemez, Kaliforniya, vs. yangınları nedeniyle. Onlar çok eski, 1940’ların uçaklarını kullanıyorlar. Bu etkin bir yol, çok modern uçağa gerek yok bu iş için. Fakat o uçağın oradan Yunanistan’a gelmesi bir hafta alır. Dolayısıyla bu elemanların iyi konuşlanması gerek. Ülkelere göre değil, ormanlara göre konuşlanmaları gerek. Bu ortak düşünmeyi gerektiren, biraz da gelecek nesilleri düşünmeyi gerektiren bir olay.
ÖM: Ama asıl eksiklik de orada göze çarpıyor galiba, zaten NATO Afganistan’la, onunla bununla boğuşmaktan böyle şeylere fırsat bulamıyor.
AH: Ama NATO zaten işlev olarak belki de bunu üstlenmek istemiyor. Bu konuda hiç ses çıkartmadıkları için söylüyorum.
ÖM: Üstlenmesi lazım değil mi ama?
AH: Lazım tabii ama işlerine gelmiyor olabilir.
HE: NATO’nun kuruluş ilkelerine bakarsanız sadece askeri işbirliği değildir. Üstelik güvenlik tanımı da şimdi değişiyor, hatta değişti de. Bu da ülkelerin güvenliğini tehdit eden bir konu.
ÖM: Küresel ısınma birinci derecede güvenlikle ilgili bir mesele olarak karşımıza çıkıyor, hem ulusal hem de uluslararası güvenlik açısından. Yani tartışması bile olamaz.
HE: Askeri amaçla geliştirilmiş bir çok araç bu olayda en çok işe yarar araca dönüştürülebildi. Mesela Almanlar’ın Leopard-2 tankından türetilmiş bir yangın söndürücü var. Çok güçlü motoru olan, tırtıllı filan bir araç olduğu için kolay kolay girilemeyen yerlere girebiliyor. Bu Yunanistan’da başarıyla kullanıldı. Ruslar yardım için bu Beriev-200 uçağını gönderdiler. Bu bir jet, denize iniyor, denizden su alıyor götürüyor yangın bölgesine atıyor; büyücek de bir uçak. Bu uçak orijinalde bambaşka bir insanı nedenle geliştirilmişti, ama mayın döşemeye yarıyordu. Asıl fikir şudur: Kuzey Kutbu üzerinden yolcu uçağı uçuşları çoğaldı. Bir uçak kazası olursa insanlar suda çabuk donup ölebilirler Hızla yetişip kurtarmak lazım. Onun için hızlı bir uçağa ihtiyaç var, Berev bu amaçla bu uçağı geliştirdi. Sonunda da yangın söndürme tipi de yapıldı. Bu araçların çoğunun askeri kökeni var; ama dönüştürülebiliyorlar. Bu iş askerlere verilsin demiyorum ama onların sahip olduğu teknolojinin uyarlanabilmesi sağlanabilir, bunu yapacak bir örgüt kurulabilir. Tabii bunu askeriyeyle ilişkilendirmek de mümkündür. Leopard tankını tamir eden askeri atölye, yangın söndürme aracını da tamir edebilir herhalde. Ben NATO’nun niye yapmadığını, üstelik bu kadar konuşup da yapmadığını doğrusu anlamıyorum, ama dediğiniz gibi Afganistan meselesine çok daha önem verirse buna sıra gelmez...
ÖM: Bir uyurgezerlik, bir akıl tutulması durumunun görüldüğünü, -biraz ağır bir yargı olacak ama- düşünmek mümkün bu haberler karşısında. http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=19874&cat=100 Ülkenin Ruh Sağlığı Meselelerine Duyarlı Milletvekilleri Arıyoruz
Ömer Madra: Ruh Sağlığı Platformu Yürütme Kurulu üyesi ve sözcüsü, aynı zamanda Türk Nöropsikiyatri Derneği Başkanı Doç. Dr. Peykan Gökalp konuğumuz. “Ülkenin ruh sağlığı meselelerine duyarlı milletvekilleri arıyoruz” şeklinde, aslında son derece gözden kaçan ve önemli konuyu gündeme taşıyorlar. Yeni oluşacak meclisi bekleyen konulardan biri de ruh sağlığı yasasının çıkarılması. O açıdan siyasi partilerin seçim bildirgelerinde bu nasıl yansıyor kendisinden onu öğreneceğiz.
Peykan Gökalp: Ruh Sağlığı Platformu 2006’da oluşturuldu, psikiyatr, psikolog, hemşire, hasta, hasta yakını ve diğer hekimlerin derneklerinden oluşan bir kuruluş. İlk önce ruh sağlığı yasası için bir kampanya yapmıştık, 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü’nde. Ruh sağlığı yasası ne yazık ki çıkamadı bu aradaki zaman zarfında. Yeni parlamentodan beklentilerimiz var, onları dile getirmek için bu defa da ‘ülkemizin ruh sağlığı meselelerine duyarlı milletvekilleri arıyoruz’ diye bir cümle ile başlamak istiyoruz.
ÖM: Evet ilginç. Geçen sefer konuğumuz olduğunuzda bundan ümitli miydik?
PG: Çok da ümitsiz değildik ve çıkabileceğini düşünüyorduk. Aslında bir çok adım atıldı, taslak Sağlık Bakanlığı’na verildi, tutum olumsuz değildi, ama ruh sağlığı konusu genel sağlık meseleleri içinde de hep arka plana atılan, hâlâ daha görünür olmayan ya da biraz kaçınılan bir konu. ÖM: Biraz halının altına süpürülen türden bir sorun, tıpkı çevre ile ilgili sorunlarda olduğu gibi.
PG: Biz bu sefer de meslektaşım Fatih Öncü ile birlikte seçime katılan siyasi partilerin ve bazı bağımsız milletvekillerinin internette yayınlananmış olan seçim bildirgelerini taradık, ruh sağlığı konusunda herhangi bir şey söylüyorlar mı diye, ne yazık ki sonuç hiç parlak değil, sağlıkla ilgili konulara epeyce yer verilmiş aslında bildirgelerinde bir çok partinin ama ruh sağlığı sadece bir sözcük olarak geçiyor. Örneğin engellilerin haklarından söz ediliyor, içinde akıl ve ruh hastalıkları diye tek bir cümle olarak bile geçmediğini gördük. Bazılarında hiç değinilmiyor. O yüzden biz bir seçmen grubu olarak onlara bir karne vermemiz gerekirse, sonuçta o karne notları kırık. Çünkü ruh sağlığının genel sağlıktan hiç ayrılamayacağını savunuyoruz.
ÖM: Onu bile arayacak hale geldik diyorsunuz?
ÖM: Zaten alttan bastırıp istenmedikçe, talep edilmedikçe bunlar olmuyor, bunu bir kaç yüzyıldan beri girişilen mücadelelerden biliyoruz zaten. Seçim bildirgelerinin incelenmesinden çok parlak bir sonuç çıkmıyor, ama ne yapalım, bastırmaya devam edeceğiz.
PG: Devam edeceğiz ve taleplerimizi de bir kez daha yüksek sesle söylemek istiyoruz. Ruh sağlığı alanında olsun, genel sağlık konularında olsun, hizmetlerin hayata geçirilmesi için bir şekilde Sağlık Bakanlığı’nın da işin içinde olduğu girişimler, örgütlenmeler olması gerekiyor. Biz, bu alanda çalışanlar ve STK’lar olarak gereken desteği, altyapı çalışmalarını da yapıyoruz ve yapmaya hazırız, ama biz de, özellikle bundan sonraki dönemde, ruh sağlığı yasasının mutlaka çıkarılmasını, bütçeden ruh sağlığına ayrılan payın yükseltilmesini bekliyoruz. Ülkemizde bütün ruh sağlığı sorunları hastanelerde halledilmeye, tedavi edilmeye çalışılıyor, halbuki ruh sağlığı hizmetlerinin toplum temelli bir yapıya dönüşmesi gerekiyor, yani kişiler ruhsal sorunları olduğunda ruh sağlığı kurumlarına ya da büyük hastanelere değil de kendilerine çok daha yakın yerlerde olan merkezlere, daha sorunlar ufakken çözebilecekleri ortamlara başvurabilsinler istiyoruz.
ÖM: “Hemen şimdi!” başlıklı bir kampanya açıyorsunuz. Belli bir mesafe kazanılmış olmasına rağmen, bir şekilde sürüncemede kalmış olan bir konu bu. Bir de Ruh Sağlığı Platformu oluşturmuşsunuz, bu toplumsal taleplerin dile getirilmesi ve bunların mücadelelerinin verilmesi açısından bana çok önemli geliyor. Görebildiğim kadarıyla, bu konuyla ilgili, çok sayıda derneği de içeren bir platform.
PG: Aslında çok uzun yıllardır ruh sağlığı alanında çalışan, özellikle profesyonellerin dernekleri bu konularda uğraşıyorlar. Bizden önce bu alanda çalışan hocalarımız, bizden önceki meslektaşlarımız da bunları yapmışlar. Ancak toplumun duyarsızlığı veya bu konuların biraz arka planda tutulması yüzünden istenilen adımlar yeterince atılamamış, ama son 10 küsur yıldır, hasta ve hasta yakınlarının dernekleri de işin içinde, bu bizim için çok önemli bir nokta, çünkü ruh sağlığı hizmeti alanlar doğrudan bu hizmetleri kullananlar onlar ve onların meseleleriyle ilgilenen başka bir kurumsal yapı olmadığı için bütün yüklerini taşıyan hasta yakınları kendi derneklerini kurdular ve bu da bizim için çok önemli bir destek oldu. Ruh sağlığı alanında çalışan bütün meslek grupları, yani psikiyatrlar, psikologlar, psikiyatri hemşireleri, diğer hekimler, yani aile hekimleri ya da birinci basamak hizmetlerini veren pratisyen hekimler ya da diğer branş uzmanları de yine bu işin içinde; çünkü ruh sağlığı sorunları olanlar doğrudan ruh sağlığı uzmanına gitmiyorlar, Türkiye’de de yapılan araştırmalarda diğer branşlar uzmanlarına da oldukça yüksek bir oranda başvurabiliyorlar, mesela bir yerlerinde ağrılar oluyor dahiliye uzmanına gidiyor, baş ağrısı oluyor nörologa gidiyor ama altında psikiyatrik bir mesele yattığını ancak onlar fark edebiliyorlar. Dolayısıyla bütün bu meslek gruplarını ve hastaları ve hasta yakınlarını, yani hizmeti doğrudan kullananları bir araya getiren bir oluşumla daha güçlü olacağımızı düşünerek bu platformu oluşturduk. Bazı ortak çalışmalar veya ortak kampanyalar yürütüyoruz, bu konuda da devam etmeyi düşünüyoruz.
ÖM: Ruh Sağlığı Platformu, kanunun da çıkarılması yönünde faaliyet gösteriyor mu?
PG: Evet. 10 Ekim, Dünya Ruh Sağlığı Günü’dür, geçen yıl o tarihte biz Ruh Sağlığı Platformu olara,k bu ruh sağlığı yasasını kampanyamızın birinci maddesi olarak almıştık. Hatta gazetelerde de bir reklam yayınladık; Düşünen Adam heykelini kullandığımız bir kampanyaydı, heykelin düşünce balonunda “Türkiye’de neden ruh sağlığı yasası yok?” yazıyordu.
ÖM: Pek çok ülkede, bildiğimiz demokratik, gelişmiş diye tabir ettiğimiz ülkelerin çoğunda böyle kapsamlı yasalar var değil mi?
PG: Evet.
Avi Haligua: Genel sağlık sigortası sistemi ile bağlantı olarak Cumhurbaşkanlığı tarafından kabul edilmeyen bir yasa da oldu, tekrardan meclise döndü. Bu yasanın içinde ruh sağlığı ile ilgili bir gelişme ya da gerileme var mıydı? Yoksa aynen devam etmesi mi öngörülüyordu?
PG: Ruh sağlığı hizmetleri zaten Türkiye’de genel sağlık hizmetlerinin bir parçası, yani tedavi edici hizmetlerin bir parçası olarak bunun içinde. Genel sağlık hizmetlerinin sunulmasıyla ilgili bütün finans, kişilerin sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı, geri ödeme sistemleri gibi konuların hepsi ruh sağlığı hizmetlerini de kapsıyor. Ancak daha sonra bizim yaptığımız temaslarda ruh sağlığı ile ilgili ciddi bir takım değişiklikler öngörülüyor, özellikle toplum temelli bir yapının oluşturulması, büyük klinikler yerine kliniklerin küçültülmesi gibi. Bunlar o yasa kapsamının dışında, bir takım yönetmeliklerle devreye girmesi beklenen şeyler. Ama sonuçta diğer temel konuları, yani geri ödeme sistemi, kimlerin yararlanacağı gibi şeyleri bu yasa düzenliyor.
AH: Genel sağlık sisteminin perspektifiyle üç aşağı beş yukarı aynı.
PG: Evet.
ÖM: Konumuzla doğrudan ilgili değil ama, dolaylı olarak ilgili ve önemli olduğunu düşündüğüm bir konuyu sormak istiyorum; özellikle son zamanlarda yükselen şiddet olgusuna bakarak, -misyonerlere, rahiplere gösterilen şiddet, ya da bir yıl içinde kadınlara gösterilen şiddetin %76 oranında artışı gibi- toplumun ruh sağlığının bozulmasından söz edilebilir mi, yoksa cahilce bir laf mı ettim?
PG: Aslında sanıyorum her olayın kendine göre farklı boyutları var. Örneğin, biz kadına yönelik şiddet konusunda da çalışıyoruz ve bu konuda geçmiş yıllara göre, sanki çok büyük bir artış var. Bundaki en önemli unsurun daha duyulur olması olduğunu düşünüyoruz, yani aslında geçmiş yıllarda daha az değildi, fakat bu söylenmiyordu. Özellikle aile içi şiddet, kapalı kapılar arkasında, “ailenin kendi özel alanıdır” diye görülerek hiç ifade edilmiyordu. “Bağır herkes duysun!” sloganıyla biraz bu başladı, yani “dayağı yiyen değil dayağı atan utansın” gibi bir toplumsal dönüşüm oldu aslında. Yeterli değilse bile daha çok duyulur oldu.
ÖM: Biz de Avi ile konuşurken, “bir yılda böylesine yükselme olacak iş değil kendi başına, hiçbir neden ya da nedenler, zinciriyle dahi açıklanamayacak bir artış, olsa olsa duyulurluğunu arttı” demiştik. Öte yandan kadınlara karşı şiddetin dışında, özellikle taşrada ya da varoşlarda bir genel öfke, şiddet patlaması, gerilim var, medyadan görebildiğimiz, takip etmeye çalıştığımız kadarıyla. Bunu nasıl yorumlayacağız?
PG: Ben kendi alanımı aşmamaya çalışarak cevap vermeye çalışayım. Olayın mutlaka sosyolojik ve siyasi boyutları da var; fakat, zannederim gençlerin hareket alanlarının oldukça dar olması, özellikle taşrada daha da dar olması nedeniyle, kendini gerçekleştirme dediğimiz çok önemli bir ruhsal ihtiyaç var. Yani kendilerini özgürce ifade edebilme, kendi ihtiyaçlarını dile getirebilme, yeteneklerini keşfedebilme, kendi isteklerini belli şekillerde gerçekleştirme imkânları çok kısıtlı. Ne yazık ki yaygın olarak, bütün gençlere eşit olarak verebileceğimiz toplumsal imkânların olmaması işsizliğin ülkede çok yüksek olması, bir aidiyet duygusunun oldukça zayıflamış olması gibi şeyleri sayabiliriz. Bütün bunlar sonuçta bir öfkeyi doğuruyor, yani elde edemediği, kendini ifade edemediği zaman, kısıtlandığı zaman insanın olumlu değil olumsuz duygular ürettiğini biliyoruz. Bu durumda, mecrasını bulamamış negatif duygular, ciddi bir öfke ortaya çıkıyor ve ne yazık ki bu aidiyet duyguları da sömürülebiliyor ve farklı şekillerde kendini gösteren şiddet davranışları olarak ortaya çıkıyor. Toplumda en büyük ihtiyaçlardan biri aslında bu şiddetle ilgili bir takım, toplumsal düzeyde girişimlerin başlatılması.
ÖM: Bir başka şey de sormak istiyorum, biraz konunun dışına taşıyoruz, ister istemez sosyolojik ve siyasi boyutları da işin içine giriyor. Mesela, Pew Araştırma Merkezi (Pew Research Center) people-press.org tarafından dünya çapında, Türkiye’yi de kapsayan etraflı hazırlanmış, bir ankette, %93 oranında ABD’ye karşı çok menfi bir tepki var T.C. vatandaşları içinde. Bine yakın insan katılmış yanılmıyorsam. Fakat, aynı zamanda, hiç tanımadıkları Çinlilere karşı da ya da komşu İran’a karşı da hep olumsuz tepkiler var. Acaba, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” tarzındaki bir klişeyi neredeyse doğrulamak üzere, bir içe kapanma ve kendini yanlız hissetme gibi bir toplumsal duygudan bahsedilebilir mi? Eurobarometre gibi araştırma sonuçlarına da devamlı olarak bakıldığında, AB’ye karşı duyulan isteklilik de düşüyor. Bunu nasıl yorumlayacağız?
AH: Bu yalnız hissetmekle mi alakalı, yoksa bir yandan da kendini özel bir yere koyma, özel konumda hissetmeye çalışma ya da özel olduğunu hissetmekle bağlantılı bir his mi?
PG: Bunu yine kendi noktama çekilerek, “bireyle açıklayabilir miyiz acaba?” diye ele almak istiyorum. Ruhsal gelişimde şu tip evrelerden geçiliyor, küçük çocuk çevresindeki kişiler bağlamında dış dünyayı tanımaya başlıyor. Önce en yakın olduğu kişilerle temas kuruyor ve iyi ve kötü, kendisini reddeden, kendini kabul eden nesneler dünyası oluşturuyor içinde. Eğer bu gelişim sürecinde önemli sorunlar, önemli kırılmalar ortaya çıkmazsa o zaman bu iyi ve kötü bir bütün olarak, yani olumlu ve olumsuz özellikler insanda birlikte bir bütün olarak varolabiliyor. Bunları inkâr etmeye ihtiyacı olmuyor. Ama eğer o gelişim döneminde ciddi kırılmalar ortaya çıkarsa şöyle oluyor; kötü o kadar ağır basıyor ki, o iyiyi korumak için kötüyü mutlaka dışlaştırması, inkâr etmesi ve öteki haline getirmeye ihtiyacı oluyor. Öyle olunca da kendi dışında olan şeyler her zman için olumsuz, negatif, hatta tehlikeli olarak algılanmaya başlanıyor. Bu bir bireyin ruhsal gelişiminde geçirilen evreleri işaret ediyor. Eğer bunu -doğru olursa- topluma doğru projekte edersek, o zaman belki şöyle düşünebiliriz; genellemek belki çok doğru olmaz ama belli açılardan belki anlamak için bize yardımı olabilir, tabii bize başvuranlarda gördüğümüz şeyler, hastalarımızdan yola çıkarak fark ettiğimiz ve incelediğimiz şeyler. Çocukluktan başlarsak; toplumumuzda aile içinde çocuk istismarı, örneğin fiziksel istismar dediğimiz dayak, ne yazık ki belki son yıllara kadar bir istisna değil de sıklıkla görülen bir şeydi, yani çocuğun varlığını hiçe saymak, üzerinde fiziksel bir zor kullanma ve ihmal. İhmal, mecburiyetten kaynaklansa yine yaşanan bir şeydi. Dolayısıyla kendini gerçekleştirmesi, taleplerinin arzu ettiği şekilde, doyurulmaması vs. gibi frustrasyon dediğimiz ketlenmeler gittikçe bu negatif bakış açısını geliştirebilir. Böyle olunca da o olumsuz hissettiği şeyleri, kötü olarak adlandırdığı şeyi dışlaştırmak, “bende bu yok, kötü benim dışımdadır ve öteki kötüdür”e doğru gitmesi belki söz konusu olabiliyor, o zaman bunu toplumsal düzlemde yaygın olarak yaşayabiliyoruz. Yani “falanca ulustaki insanlar toptan kötüdür”, “o ulustaki devlet politikaları kötüdür, o zaman biz iyiyiz” gibi algılamalar oluşabiliyor. Bu “biz iyiyiz” de çok aşırı derecede gelişebilebiyor yine bir savunma mekanizması olarak. “Biz çok çok iyiyiz ötekiler de çok kötü.” İşte o zaman ne yazık ki bu tarz, ucu şiddete kadar giden önyargılar ve toplumsal bir takım içe kapanmalar ortaya çıkıyor. Çünkü “biz iyiyiz, öbürleri kötüyse kendimizi devamlı korumalıyız, öbürlerlerini de dışta bırakmalıyız” diye hissediliyor.
ÖM: Bu çok ciddi bir toplumsal problem yaratabilir tabii. Peki son bir soru: özellikle bu korku üzerinden yürütülen politikaların gittikçe daha fazla esiri olduğumuz anlaşılıyor; yani bu ABD ve Britanya için de söz konusu, Türkiye’de de. Siyasi partilerin ana temalarının, -bu ister CHP, ister AKP, isterse MHP olsun hemen hemen değişmeyen bir şekilde- en önemli meselelerinin güvenlik, terörle mücadele gibi korkulardan kurtarmaya vaad etmeye yönelik olduğu görülüyor. Bu tabii epey düşündürücü, Al Gore’un son kitabını hâlâ bitiremedim, okuyorum; son iki dönemdir Bush yönetiminin korkuyla yönetme politikasını temel aldığını, akla tasallut ettiğini söylüyor, bunun da dünyaya yansımaları olduğunu söylüyor. Orada psikiyatrideki nöroloji dalındaki gelişmelerden bir tanesinden de şöyle bahsediyor Gore; “travma geçiren insanlarda normal olarak o an dün olmuş gibi, sürekli canlı tutuluyor. Yani ağır travma durumlarında beyinde bu iş normalde olduğu gibi olmuyor, özellikle post travma stres sendromu gibi durumlarda bunun belirgin olduğunu söylüyor. Acaba böyle bir problemle de karşı karşıya mıyız?
PG: Bu sınav sorusu gibi oldu! Bir kere dünya da ülkemiz de travmalara çok açık bir toplum olma yolunda hızla ilerliyor maalesef. Zaten bizim toplumda gerek insan eliyle gerek insan eliyle olmayan, yani afetlerle ortaya çıkan travmalara yabancı değiliz. Bu bakımdan toplumdaki hiç kimse de bu travmalara uğramak yönünde muaf değil. Bu bakımdan bu konunun sömürülmesi kolay, çünkü travmaya uğrama riski altındayız hepimiz, her an. Aslında, bütün dünya da öyle. Hayat çok daha belirsiz, sabahleyin kapıdan çıktığınızda, ne yazık ki bu bombalamalar, benzeri durumlar nedeniyle bir daha sağlam olarak eve geri dönüp dönmeyeceğinizden bile emin olmayabilirsiniz eğer bu konuyu çok fazla zihninizde tutarsanız. O yüzden de her bireyin çok hassas bir noktasına seslenen bir şey bu güvenlik meselesi, çok da temel bir şey. Yani küçük çocukluktan itibaren, bilinmezliğe ve tehlike algısına karşı korku yanıtları veririz, birdenbire vücudumuz alarma geçer, ilgili bütün stres hormonları salgılanır ve kendimizi korumaya yöneliriz. O kadar temel bir dürtü ki, yaşama dürtüsünü tehdit ediyormuş gibi görünen herşeye karşı böyle bir refleks verir insan vücudu. Dolayısıyla bu herkesi yakalayacak olan bir konudur. Ama bunun altında kalırsak, yani bizi korkularımız yönetirse, o zaman da hiçbir zaman sağlıklı bir karar veremeyiz.
ÖM: Aslında Ankara’da başlayıp çeşitli şehirlerde yapılan büyük mitinglerde, cumhuriyet mitinglerinde de bir başka korkunun dile getirilmekte olduğu görülüyordu tabii. İktidardaki partinin de dini eğilimleri konusunda, şeriat tehlikesini getirip getiremeyeceği gibi korkuları da dile getiriliyordu. Tabii iktidardaki partinin, AKP’nin de bu konuda muğlaklığını aşmamasının da bunda önemli payı olduğunu kabul etmeliyiz herhalde. Donuç olarak, bütün bu seçimlere, cumhurbaşkanlığı seçimine ve genel seçimlere giden süreç içinde de korkuların dile getirildiğini ve bu korkulardan belli milli değerlere sığınarak kurtulunmaya çalışıldığını gördüğümüz bir ortam da yaşandı doğrusu.
PG: Ötekileştirme aslında her zaman ötekileştiren tarafı da zayıflatan bir şey, çünkü ne oluyor, toplumumuzun ya da kendi benliğimizin bir parçasını dışta bırakmış oluyoruz ve o parçadan kendi yararımız için hiçbir şekilde destek alamamış oluyoruz. Yani zor bir durum esasında, fakat bir savunma mekanizması olarak ne yazık ki başvurulan bir mekanizma, bazen farkında olarak bazen farkında olunmayarak.
ÖM: Çok teşekkür ederiz, içinde bulunup da bir türlü çözemediğimiz sorunlara aydınlatıcı açıklamalar getirdiniz. Özellikle seçim öncesi partilerin seçim bildirgelerini inceleyip, bütün siyasi partiler tarafından ruh sağlığı konusunda pek ciddi bir çalışma yapılmadığını ortaya koyuyoruz. Ama amacımız bu yönde çalışmaktan ibaret, eleştirmek değil herhalde.
PG: Belki bunu vurgulayarak bundan sonraki çalışmalarında bu konulara yer vermelerini mümkün kılarız.
http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=19292&cat=100
Quote Açık Radyo Çağdaş Cami MimarlığıDOSYA: Çağdaş Cami Mimarlığı
Ucube Camilerden Öteki Camilere - Mea Architectura Mea Culpa
Gürhan Tümer
Prof. Dr., DEÜ Mimarlık Bölümü Doğu’da, Arabistan’dan İran’a, İran’dan Hindistan’a, Hindistan’dan Endonezya’ya, Batı’da, Anadolu’dan Balkanlar’a, Balkanlar’dan İspanya’ya, Güney’de, İspanya’dan Afrika’ya, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış bulunan cami mimarisi, Hz. Muhammed’in İslâm dinini yaymaya başladığı tarihten, yani İS 7. yüzyılın başından günümüze, yani 21. yüzyılın başına uzanan, yaklaşık 1400 yıllık bir zaman dilimi boyunca, kâh çok kolonlu Arap camileri, ulucamiler; kâh kocaman, görkemli bir taçkapısı olan Divriği Cami; kâh at nalı biçimindeki kemerlerle taşınan Kordoba Cami; kâh minik, sevimli Şemsi Paşa Cami; kâh avlusuyla birlikte, içine 100.000 kişiyi alabilen ve minaresinin yüksekliği 200 metreyi bulan II. Hasan Cami; kâh kusursuz bir başyapıt sayılan Selimiye Cami; kâh Osmanlı’nın, o günlerin koşullarına uygun olarak inşa ettiği bu başyapıtları kopyalayan Kocatepe Cami ya da Şişli Cami; kâh bambaşka bir estetik anlayışıyla biçimlenmiş olan Afrika camileri ve kâh, doğu batı, köy kent ayırımı yapmaksızın, ülkemizin hemen her yerinde mahalle aralarında, apartman katlarında, şehirlerarası karayollarının kıyılarındaki benzincilerde karşımıza çıkan ucube camiler gibi, birbirinden çok farklı yapıtlar ortaya koyarak, ülkeden ülkeye yöreden yöreye, çağdan çağa değişen ürünler vererek süregelmiştir. |