|
|
http://www.acikradyo.com.tr/i/img/text/jean%20Nouvel.pdf
Ömer Madra: Yunanistan’daki yangınları bir de ekonomik bir bakış açışı ile değerlendirelim. Çok farklı türden dedikodularla da örülmüş, çok tuhaf yönleri de olan bir işti.
Hasan Ersel: Öyle, ayrıca da tam bir trajedi. Galiba hepimiz için de korkutucu bir uyarı bu yangın. Çünkü o dedikodularla olayın büyüklüğü bir araya gelince pek tutmuyor, belli ki doğadan gelen bir şey var. İki farklı olay gözüküyor: Bir tanesi, bu olayın başlamasında insanın sınır tanımaz hırsının katkısı olabilir gibi görünüyor. Ormanları korumak için kaynak ayıracağımıza başka günlük amaçlarla kullanmayı tercih ediyoruz. Sadece ormanları değil, tüm doğayı. Ormanı yakarak arazi kazanmak gibi, oradan bir geçici de olsa bir kazanç sağlama ve bu yolla daha büyük zarara yol açma da yaygın bir uygulama. İşin hırs kısmı da burada. Bir de tabii olayın bu kadar büyümesinin arkasında iklim koşullarındaki değişmenin de rolü çok büyük. Orman yakarak arazi kazanmak bizim ülkemizde de bilinmeyen bir şey değil, hep yapılan bir şey, ama bu kez çok büyük bir sonuç doğurdu. Olayın çok farklı yönleri de var, bir çok şey bir araya geldiği için herkes aklına gelenle ilişkilendiriyor. Örneğin 16 Eylül 2007’de Yunanistan’da seçimler var, bu da olayın siyasallaşmasını kolaylaştırıyor.
Avi Haligua: Karamanlis hükümetini zayıflatmak için PASOK’un böyle şeyler yaptığına dair bile haberler çıktı.
HE: Evet ama bunu başlatan da Karamanlis hükümeti. Çünkü hükümet “bunun arkasında organize sabotaj olabilir” diye açıklama yaptı. Kundaklama kuşkusu haklı olabilir, çünkü 290 ayrı yerde çıkmış. Fakat organize deyince tabii bu değişik bir şey. 290 yerde ufak ufak yangın çıkmış başka bir şey, bir de “birisi emir veriyor gidiyorlar yakıyorlar” demek başka bir şey.
AH: Ancak 290 yerde aynı anda ufak yangınlar çıkmış olsa dahi, hakikaten bu bayağı ciddi bir organizasyon gerektirmez mi?
HE: Çok! Onun için Yunan basını hemen bulmuş, “bunu organize birinin yapması lazım, kim yapar? Türkler!” Önce bu çıktı, sonra Arnavutlar olmuş, fakat sonra da sıra PASOK’a gelmiş. Böylelikle bunun deli saçması olduğu anlaşılmış. Fakat bu komplo teorileri bitmiyor. Bizim gibi bir ülke Yunanistan da anlaşılan. Bir kaç tanesini kısaca söyleyeyim, bir tanesi bu Peloponez (Mora) yarımadasındaki 4 tane kenti bağlayan bir yol yapımı var. Bu kentler Korinthos, Patras, Pirgos ve Kalamata. Adanın kuzeyinden başlıyor güne batıya kadar iniyor bu yol. Bu yol meşhur İyonya yoluymuş, Güney İyonya adını alacakmış. Uzun zamandır uğraşılıyor. Fakat burada Kaiafa diye bir göl var, bu göl ve çevresi çok önemli, doğal olarak, tarihsel olarak vs. “Korunsun” deniyor, ama yol o gölün yakınından geçerse maliyeti düşecekmiş. Yangınların çoğu burada başlamış, dolayısıyla bu bölge yanınca korunacak doğa kalmamış. Hikâyelerden biri bu, burada dikkat edilirse devletin yaptırdığı yolu ucuza getirmek için yakılıyorsa, bu işle itham edilenler devlet vs. Biraz garip bir durum, onun için bunlar komplo teorisi diyorum.
Bir de turistik oteller ve golf sahaları yapımı hikâyesi var. Bu PASOK iktidarı zamanında başlamış. Bu bölgeye bu tür yatırımlar için girişim başlamış. Çevreciler direniyormuş. Şimdi buraları yanınca direnecek neden kalmamış. Bu ilk ikisi Yunanistan’ın içi ile ilgili, ama bir de üçüncüsü var, işin içine sadece Türkler’i karıştırmamışlar, Almanlar da var.
Peloponez yarımadasının güneyindeki dağların turizme açılması için yoğun istek varmış, bir Alman grubu bu dağlarda kayak merkezi kurmak istiyormuş. Almanlar daha önce Arnavutluk sınırındaki Grammos dağlarıyla ilgilenmişler, Temmuz’da da bu dağlar yanmış. Böyle söyleyip durunca, sanki Almanlar gittikleri yeri yakıyormuş gibi görünüyor. Gerçi daha da gidememişler, “gitmeye niyetlendikleri yerler” demek daha doğru. Tabii Almanlar mı yakıyor yoksa onlara bunu satmak isteyenler mi o da belli değil. Golf sahası açmak isteyenler de Yunanlı, ABD ve İngiliz girişimciler. Hükümet de bu işlerin yapılmasına sıcak bakıyormuş, turistik bakımdan bölgenin geliştirilmesine –yakılmasına değil- sempatik bakıyormuş. Fakat burada pek değişen bir şey yok benim gördüğüm kadarıyla, çünkü PASOK zamanında da mesele böyleymiş.
Burada ilginç bir olay var, Yunanistan anayasasının 24. maddesinin 1. fıkrası, ,devlet ormanlarının –zaten anayasa ormanlar devletin olmalı diyor- kullanım biçiminin değiştirilmesini yasaklıyor. Buna bir istisna getirmiş, ulusal ekonominin yararı için tarımsal gelişme ve kamu çıkarı için kullanımlar diye bir istisna var. Anlaşılan bu turizm açısından pek işe yaramıyor ki, 2007 yılı başında iktidardaki bu Nea Demokratika hükümeti bu maddenin pratikte getirdiği kısıtlamayı değiştirmeye yönelik bir anayasa teklifi getirmiş. Ana muhalefet partisi PASOK, kıyameti koparmış. Bu madde değişmemiş. Yalnız işin matrak tarafı, 2003’te aynı teklifin, hemen hemen aynısını PASOK getirmiş, o zaman da Nea Demokratika gürültüyü koparmış. Anlaşılan siyasetçilerin hepsi bu maddeyi değiştirmek istiyor, fakat şu veya bu nedenle değiştiremiyorlar gibi bir durum var.
Yalnız bir noktaya dikkati çekeyim; olaya kundakçı açısından bakalım. Zımni de olsa bir siyasi destek var. Sonuçta herkes bu madde değişsin diyor. Kundakçı, “araziyi kullanmak isteyenler burada bir şeyler yaparsa bu yanına kâr kalır” diye düşünebilir. “Nasıl olsa bu kurallar değişecek, partiler bir yerde anlaşıp yapacaklar” diye hareket eder ve bundan fırsat çıkarır. Bunu Yunanistan’ın hatası anlamında söylemiyorum, bu daha genel bir sorun. Bazı davranışlara çok dikkat etmek lazım Kime ne türlü mesaj verildiği iyi düşünülmeli. Biz, Türkiye’de başka türlü sinyallerin ne anlama geldiğiyle çok uğraşıyoruz, ama bir düzenlemeyi yaparken yaptığımız tartışmaların ima ettiği şeylerin neler olduğu üzerinde pek durmuyoruz. Yunanistan’daki tartışmanın verdiği his, “anayasanın bu maddesi değişecektir” olmuşa benziyor. Bence bu da olabilir. Ama bu his verildiğinde gerekli önlemlerin de alınması gerek. Olduğu gibi bırakırsanız anayasaya o maddeyi koyanların kaygı duydukları olay gerçekleşebilir. Kundakçı da teşvik edilmiş olur.
Ama şu ana kadar bu konuda, organize kundaklama diye bir kanıt çıkmadı benim bildiğim kadarıyla. Bir kere kundaklayan bir şeyi kazanmak için yapar. Bu yangın her tarafı yaktı, 200.000 hektar....
AH: Tam onu söyleyecektim, turizm ya da başka bir açıdan ekonomik kâr elde edebilmek, bu kadar geniş bir yangınla mümkün değil.
HE: Olacak şey değil ve benim okuduğum bir yazı, bunun bölgenin iklimi ve doğası üzerindeki kalıcı etkilere dikkati çekiyordu. Bu birilerinin birazcık arazi yakma girişimini çok aşmış. Öyle görülüyor ki, burada doğa koşulları çok önemli rol oynamış. Çok sıcaktı, çok kuvvetli rüzgârlar vardı, istisnai bir kuruluk vardı.
ÖM: Bir tek konuşulmayan yönü de bu galiba konunun, kimse bunun küresel iklim değişikliğinden ve bunun yol açtığı küresel ısınma nedeniyle bu şekilde sonuçlanmış olabileceğine dair bir şey söylemiyor. Çok şaşırtıcı geliyor bu bana bu. Okuduğum raporların hepsinde, “iklim değişikliği nedeniyle, kuru hava şartları ve rüzgârların şiddeti artacağı için, orman yangınları çok artacaktır” diyordu. Yani Yunanlıları perişan eden, kimini şaşkınlığa sevk eden olay aslında pekâlâ bütün raporlarda öngörülmüştü zaten. Bu çok ilginç geliyor bana.
HE: Tamamen aynı fikirdeyim, o raporların herhangi bir ülkenin yetkililerin elinde olması lazım değil mi?
ÖM: Evet, BM raporları çoğu zaten.
HE: Zaten bütün bu yaz boyu Yunanistan’da olağanüstü sıcaklar, olağanüstü kuraklık yok muydu?
ÖM: Bundan önce de bir sürü yangın vardı zaten.
HE: Evet. Bu ilk değil, dolayısıyla olayın doğal şartlarla olduğunu çağrıştıracak çok şey var. Aklıma şu geliyor, belki adamın birisi “şöyle bir 50-60 metrekarelik alan yakayım” dedi ve olay tamamen kontrolden çıkıp çok büyük bir yangına yol açtı. Geçmiş alışkanlıklarıyla arazi açanlar, beklediklerinden çok büyük zarar vermiş olabilirler. Bu olabilir, ama işin organize olması hâlâ bana akla yakın gelmiyor...
ÖM: Ve bu açığa çıkmayacak? Olacak iş değil.
HE: Bildiğim kadarıyla polis de öyle bir şey bulamadı. Bir yaşlı hanımın kazara yaktığı ateş sıçramış, o bulundu. Bir kişi ormanı yaktı diye tutuklandı hatırladığım kadarıyla, halbuki intihara çalışıyormuş. Herhalde yetkililer sonuçları açıklarlar...
AH: Ama yetkililer Türkiye tarafında da buna benzer bir tavır takınmışlardı yangınların ardından, bu biraz da sorumluluğun dağıtımı anlamına da geliyor galiba?
HE: Benim esas olarak söylemek istediğim de o. Yunanistan’da hata yapılmışsa, ben, veya Açık Radyo olarak biz düzeltecek durumda değiliz. Konu o değil, ama bizim bundan ders almamız lazım. Hepimizin, herkesin.
İkinci vurgulamak istediğim nota da şu; çevrenin tahribini engelleyici önlemler almak lazım. Bu Türkiye için de aynı ölçüde geçerli. Bu da kaynak gerektiriyor. Anlaşılan orada da bu amaçla yeterince önlem alınmamış.
Üçüncü nokta da şu: Önlem alsanız da yangın ya da benzeri olaylar olabilir Bunlar birer felakettir değil mi?
ÖM: Artık buna doğal felaket dememiz de zor, çünkü küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğunu görüyoruz.
HE: Evet, ucunda insanlar varsa, bu olayın savaş gibi bir felaket olarak düşünülmesi de gerekebilir. NATO’ya ya da AB’ye bakalım, milyarca dolar para ayırıyorlar ortak savunma için. Haklılar mı? Diyelim ki haklılar. Fakat iş doğal afetlere gelince böyle bir organizasyon yok bu ülkeler arasında; ne NATO’da ne de AB’de. Dikkat ederseniz Yunanistan’daki olaya çok sonra dış yardım geldi. Gecikmesinin sebebi hükümet midir, değil midir, onu geçelim. Mühim olan, organize bir güç, beraber çalışmak üzere yetiştirilmiş uluslararası bir yangın söndürme grubu yoktu. Almanlar kendi ekiplerini gönderdiler, Ruslar kendi ekiplerini gönderdiler vs. Oysa NATO’nun bir çok ortak gücü var. AB, Fransız, Alman ortak savunma birliği kurmağa çalışıyor. İş savunma olunca “bu bir tehlike deniyor” ve kaynak ayrılıyor, fakat bu tür olaylar nedense küçümseniyor. Nitekim bir Yunanlı uzman televizyonda konuşuyordu; Böyle bir örgüt kurulmaya çalışılmış. Ama nasıl? Almanya’daki bazı üsler boşaltılmış, onların kirasını da çıkarır diye oralara konuşlandırılmış birileri olsun diyerek, baştan savma yapılmış bir şeymiş. Bunun hiçbir anlamı yok, mühim olan çeşitli ülkelerin bu konudaki yetişmiş personelinin bir arada çalışması. Çünkü bu kolay bir iş değil, hem bir örgütlenme kapasitesi gerektiriyor, hem teknik bakımdan zor bir iş. Uçakla geleceksiniz, yerdeki elemanların gösterdiği yere su atacaksınız, iyi bir şekilde haberleşme gerekiyor, kimin, nereye, nasıl ineceği belirlenecek. Farklı diller konuşan insanlar, farklı pratikleri olan, ormanı farklı olan insanlar işbirliği yapacak.
Gelecek yıl yine yaşayacağız. İki yıl evvel hatırlayacaksınız Portekiz’de çok büyük yangınlar oldu, İspanya, Fransa’nın güneyi, her taraf yandı. Ondan sonra Fransa “yahu yangını söndürmekte kullanılabilecek Ruslar’ın geliştirdiği iyi bir uçak var, alalım” filan dedi. Sonra ne oldu bilmiyorum, almadılar galiba. Önemli değil kendileri de yapabilir. Fakat olay geçince unutuldu.
İşte burada bir yanlışlık var. iktisadi açıdan bakıldığında bir hata görünüyor. Çünkü burada bir “kamusal kötülük” var. Topluma zarar veren bir olay var. Nasıl ki kamusal mallar (public goods) toplumun tümüne iyilik verir, burada doğanın tahribi topluma kötülük yapıyor. Doğa, “bazı kimselere dokunmayayım ötekilere dokunayım” diye bu işi yapmıyor, bundan kaçınmak da mümkün değil. Birine verdiği zarar da ötekisinin zararını azaltmıyor. Bu tür sonuç doğuran şeylere iyi olduğu zaman “kamusal mallar” deniyor, kötü olduğuna göre de bunlara “kamusal kötülük” diyoruz.
İktisat neyi söylüyor? Bu duruma çözüm bulmakta piyasa mekanizması büyük ölçüde başarısızdır. Ama başka çözüm yolları vardır. Dolayısıyla bu olayı doğru teşhis edip bu olaya uygun bir mekanizma tasarlanıp, doğanın getirebileceği zararların önlenebilir olanlarını önlemek, (örneğin yangınları azaltmak –yok etmek mümkün değilse bile-), mümkündür. Depreme yapacak bir şey yok, ama deprem sonrası zararı azaltmak mümkün. İktisatçıların önümüzdeki dönemde bu işle uğraşmalarında ve bir an evvel de bir çözüm bulmalarında büyük yarar var. Bilebildiğim kadarıyla ne yönde gidileceği de biliniyor. İktisatta o kadar da boş bir alan değil.
ÖM: Ama çeşitli programlarda zaman zaman değindiğin gibi, çevre meselelerini dışsallaştırıp bunu maliyete katmayınca, o zaman da bunun hesabı yapılamaz hale geliyor. Yani iktisadi bir yaratıcı bakışla bakılamıyor benim anladığım kadarıyla buna. İkinci önemli noktası daha var bu yangınların; her yangın, her yanan ağaç biraz daha hızlandırmış oluyor küresel ısınma sürecini. Bu yangınların bedelini Yunanistan ve tüm dünya ödeyecek gelecek dönemlerde.
HE: Doğru. Ama kış mevsimi nispeten orman yangınlarının az olduğu dönemdir, şu önümüzdeki dönemin değerlendirilmesi bile bu bölgedeki ülkelerin gelecek yıl, bu mevsime daha iyi hazırlanmasını sağlayabilir.
ÖM: Elbette.
HE: Acil bir konu bu. “Daha iyi” derken, “mükemmel” demiyorum. Bu insanların eğitimi, bir araya gelmesi, vs. o kadar kolay değil, fakat hiç olmazsa bugünkü durumdan daha iyi bir duruma geçilebilir. Bu olayda yardım etmenin o kadar kolay olmadığını da gördük. Amerikalıların bu konuda epeyce deneyimleri var ister istemez, Kaliforniya, vs. yangınları nedeniyle. Onlar çok eski, 1940’ların uçaklarını kullanıyorlar. Bu etkin bir yol, çok modern uçağa gerek yok bu iş için. Fakat o uçağın oradan Yunanistan’a gelmesi bir hafta alır. Dolayısıyla bu elemanların iyi konuşlanması gerek. Ülkelere göre değil, ormanlara göre konuşlanmaları gerek. Bu ortak düşünmeyi gerektiren, biraz da gelecek nesilleri düşünmeyi gerektiren bir olay.
ÖM: Ama asıl eksiklik de orada göze çarpıyor galiba, zaten NATO Afganistan’la, onunla bununla boğuşmaktan böyle şeylere fırsat bulamıyor.
AH: Ama NATO zaten işlev olarak belki de bunu üstlenmek istemiyor. Bu konuda hiç ses çıkartmadıkları için söylüyorum.
ÖM: Üstlenmesi lazım değil mi ama?
AH: Lazım tabii ama işlerine gelmiyor olabilir.
HE: NATO’nun kuruluş ilkelerine bakarsanız sadece askeri işbirliği değildir. Üstelik güvenlik tanımı da şimdi değişiyor, hatta değişti de. Bu da ülkelerin güvenliğini tehdit eden bir konu.
ÖM: Küresel ısınma birinci derecede güvenlikle ilgili bir mesele olarak karşımıza çıkıyor, hem ulusal hem de uluslararası güvenlik açısından. Yani tartışması bile olamaz.
HE: Askeri amaçla geliştirilmiş bir çok araç bu olayda en çok işe yarar araca dönüştürülebildi. Mesela Almanlar’ın Leopard-2 tankından türetilmiş bir yangın söndürücü var. Çok güçlü motoru olan, tırtıllı filan bir araç olduğu için kolay kolay girilemeyen yerlere girebiliyor. Bu Yunanistan’da başarıyla kullanıldı. Ruslar yardım için bu Beriev-200 uçağını gönderdiler. Bu bir jet, denize iniyor, denizden su alıyor götürüyor yangın bölgesine atıyor; büyücek de bir uçak. Bu uçak orijinalde bambaşka bir insanı nedenle geliştirilmişti, ama mayın döşemeye yarıyordu. Asıl fikir şudur: Kuzey Kutbu üzerinden yolcu uçağı uçuşları çoğaldı. Bir uçak kazası olursa insanlar suda çabuk donup ölebilirler Hızla yetişip kurtarmak lazım. Onun için hızlı bir uçağa ihtiyaç var, Berev bu amaçla bu uçağı geliştirdi. Sonunda da yangın söndürme tipi de yapıldı. Bu araçların çoğunun askeri kökeni var; ama dönüştürülebiliyorlar. Bu iş askerlere verilsin demiyorum ama onların sahip olduğu teknolojinin uyarlanabilmesi sağlanabilir, bunu yapacak bir örgüt kurulabilir. Tabii bunu askeriyeyle ilişkilendirmek de mümkündür. Leopard tankını tamir eden askeri atölye, yangın söndürme aracını da tamir edebilir herhalde. Ben NATO’nun niye yapmadığını, üstelik bu kadar konuşup da yapmadığını doğrusu anlamıyorum, ama dediğiniz gibi Afganistan meselesine çok daha önem verirse buna sıra gelmez...
ÖM: Bir uyurgezerlik, bir akıl tutulması durumunun görüldüğünü, -biraz ağır bir yargı olacak ama- düşünmek mümkün bu haberler karşısında.
http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=19874&cat=100
(6 Eylül 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)
|
Ülkenin Ruh Sağlığı Meselelerine Duyarlı Milletvekilleri Arıyoruz
|
|
Ömer Madra: Ruh Sağlığı Platformu Yürütme Kurulu üyesi ve sözcüsü, aynı zamanda Türk Nöropsikiyatri Derneği Başkanı Doç. Dr. Peykan Gökalp konuğumuz. “Ülkenin ruh sağlığı meselelerine duyarlı milletvekilleri arıyoruz” şeklinde, aslında son derece gözden kaçan ve önemli konuyu gündeme taşıyorlar. Yeni oluşacak meclisi bekleyen konulardan biri de ruh sağlığı yasasının çıkarılması. O açıdan siyasi partilerin seçim bildirgelerinde bu nasıl yansıyor kendisinden onu öğreneceğiz.
Peykan Gökalp: Ruh Sağlığı Platformu 2006’da oluşturuldu, psikiyatr, psikolog, hemşire, hasta, hasta yakını ve diğer hekimlerin derneklerinden oluşan bir kuruluş. İlk önce ruh sağlığı yasası için bir kampanya yapmıştık, 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü’nde. Ruh sağlığı yasası ne yazık ki çıkamadı bu aradaki zaman zarfında. Yeni parlamentodan beklentilerimiz var, onları dile getirmek için bu defa da ‘ülkemizin ruh sağlığı meselelerine duyarlı milletvekilleri arıyoruz’ diye bir cümle ile başlamak istiyoruz.
ÖM: Evet ilginç. Geçen sefer konuğumuz olduğunuzda bundan ümitli miydik?
PG: Çok da ümitsiz değildik ve çıkabileceğini düşünüyorduk. Aslında bir çok adım atıldı, taslak Sağlık Bakanlığı’na verildi, tutum olumsuz değildi, ama ruh sağlığı konusu genel sağlık meseleleri içinde de hep arka plana atılan, hâlâ daha görünür olmayan ya da biraz kaçınılan bir konu.
ÖM: Biraz halının altına süpürülen türden bir sorun, tıpkı çevre ile ilgili sorunlarda olduğu gibi.
PG: Biz bu sefer de meslektaşım Fatih Öncü ile birlikte seçime katılan siyasi partilerin ve bazı bağımsız milletvekillerinin internette yayınlananmış olan seçim bildirgelerini taradık, ruh sağlığı konusunda herhangi bir şey söylüyorlar mı diye, ne yazık ki sonuç hiç parlak değil, sağlıkla ilgili konulara epeyce yer verilmiş aslında bildirgelerinde bir çok partinin ama ruh sağlığı sadece bir sözcük olarak geçiyor. Örneğin engellilerin haklarından söz ediliyor, içinde akıl ve ruh hastalıkları diye tek bir cümle olarak bile geçmediğini gördük. Bazılarında hiç değinilmiyor. O yüzden biz bir seçmen grubu olarak onlara bir karne vermemiz gerekirse, sonuçta o karne notları kırık. Çünkü ruh sağlığının genel sağlıktan hiç ayrılamayacağını savunuyoruz.
Toplumsal söylemlere baktığımızda, medyada, ruh sağlığı konularına aslında çok fazla yer veriliyor, yani her konu ruh sağlığına bağlanır, bir uzman çağrılır, vs. ama iş bu konuda bir takım işler yapmaya ve ciddiyete gelince ne yazık ki arka plana atıldığını görüyoruz. Neredeyse popülist bir yaklaşım görsek ona da sevinecektik diye düşündük.
ÖM: Onu bile arayacak hale geldik diyorsunuz?
PG: Demek ki biz kamuoyu çalışmalarımızı daha yoğun yapmalıyız ve bu nosyonu daha fazla ön plana getirmeliyiz. Bugünkü konuşmayı da, seçime çok az bir zaman kala, bir mesaj vermek için kullanmak istiyoruz.
ÖM: Zaten alttan bastırıp istenmedikçe, talep edilmedikçe bunlar olmuyor, bunu bir kaç yüzyıldan beri girişilen mücadelelerden biliyoruz zaten. Seçim bildirgelerinin incelenmesinden çok parlak bir sonuç çıkmıyor, ama ne yapalım, bastırmaya devam edeceğiz.
PG: Devam edeceğiz ve taleplerimizi de bir kez daha yüksek sesle söylemek istiyoruz. Ruh sağlığı alanında olsun, genel sağlık konularında olsun, hizmetlerin hayata geçirilmesi için bir şekilde Sağlık Bakanlığı’nın da işin içinde olduğu girişimler, örgütlenmeler olması gerekiyor. Biz, bu alanda çalışanlar ve STK’lar olarak gereken desteği, altyapı çalışmalarını da yapıyoruz ve yapmaya hazırız, ama biz de, özellikle bundan sonraki dönemde, ruh sağlığı yasasının mutlaka çıkarılmasını, bütçeden ruh sağlığına ayrılan payın yükseltilmesini bekliyoruz. Ülkemizde bütün ruh sağlığı sorunları hastanelerde halledilmeye, tedavi edilmeye çalışılıyor, halbuki ruh sağlığı hizmetlerinin toplum temelli bir yapıya dönüşmesi gerekiyor, yani kişiler ruhsal sorunları olduğunda ruh sağlığı kurumlarına ya da büyük hastanelere değil de kendilerine çok daha yakın yerlerde olan merkezlere, daha sorunlar ufakken çözebilecekleri ortamlara başvurabilsinler istiyoruz.
Ayrıca, koruyucu ruh sağlığı hizmetleri diye bir konu var, çıkarılacak bir takım yasalar ve yönetmeliklerle bu faaliyetlerin desteklenmesini istiyoruz,. Çünkü koruyucu ruh sağlığında sorunlar büyümeden, hatta oluşmadan ele alınabiliyor. Bunun içine de aklımıza gelecek her şey giriyor, toplumdaki şiddetle mücadele edilmesi, ruhsal travma kaynaklarıyla mücadele edilmesi ve bir çok sosyal sorun yine işin içinde olabiliyor.
ÖM: “Hemen şimdi!” başlıklı bir kampanya açıyorsunuz. Belli bir mesafe kazanılmış olmasına rağmen, bir şekilde sürüncemede kalmış olan bir konu bu. Bir de Ruh Sağlığı Platformu oluşturmuşsunuz, bu toplumsal taleplerin dile getirilmesi ve bunların mücadelelerinin verilmesi açısından bana çok önemli geliyor. Görebildiğim kadarıyla, bu konuyla ilgili, çok sayıda derneği de içeren bir platform.
PG: Aslında çok uzun yıllardır ruh sağlığı alanında çalışan, özellikle profesyonellerin dernekleri bu konularda uğraşıyorlar. Bizden önce bu alanda çalışan hocalarımız, bizden önceki meslektaşlarımız da bunları yapmışlar. Ancak toplumun duyarsızlığı veya bu konuların biraz arka planda tutulması yüzünden istenilen adımlar yeterince atılamamış, ama son 10 küsur yıldır, hasta ve hasta yakınlarının dernekleri de işin içinde, bu bizim için çok önemli bir nokta, çünkü ruh sağlığı hizmeti alanlar doğrudan bu hizmetleri kullananlar onlar ve onların meseleleriyle ilgilenen başka bir kurumsal yapı olmadığı için bütün yüklerini taşıyan hasta yakınları kendi derneklerini kurdular ve bu da bizim için çok önemli bir destek oldu. Ruh sağlığı alanında çalışan bütün meslek grupları, yani psikiyatrlar, psikologlar, psikiyatri hemşireleri, diğer hekimler, yani aile hekimleri ya da birinci basamak hizmetlerini veren pratisyen hekimler ya da diğer branş uzmanları de yine bu işin içinde; çünkü ruh sağlığı sorunları olanlar doğrudan ruh sağlığı uzmanına gitmiyorlar, Türkiye’de de yapılan araştırmalarda diğer branşlar uzmanlarına da oldukça yüksek bir oranda başvurabiliyorlar, mesela bir yerlerinde ağrılar oluyor dahiliye uzmanına gidiyor, baş ağrısı oluyor nörologa gidiyor ama altında psikiyatrik bir mesele yattığını ancak onlar fark edebiliyorlar. Dolayısıyla bütün bu meslek gruplarını ve hastaları ve hasta yakınlarını, yani hizmeti doğrudan kullananları bir araya getiren bir oluşumla daha güçlü olacağımızı düşünerek bu platformu oluşturduk. Bazı ortak çalışmalar veya ortak kampanyalar yürütüyoruz, bu konuda da devam etmeyi düşünüyoruz.
ÖM: Ruh Sağlığı Platformu, kanunun da çıkarılması yönünde faaliyet gösteriyor mu?
PG: Evet. 10 Ekim, Dünya Ruh Sağlığı Günü’dür, geçen yıl o tarihte biz Ruh Sağlığı Platformu olara,k bu ruh sağlığı yasasını kampanyamızın birinci maddesi olarak almıştık. Hatta gazetelerde de bir reklam yayınladık; Düşünen Adam heykelini kullandığımız bir kampanyaydı, heykelin düşünce balonunda “Türkiye’de neden ruh sağlığı yasası yok?” yazıyordu.
ÖM: Pek çok ülkede, bildiğimiz demokratik, gelişmiş diye tabir ettiğimiz ülkelerin çoğunda böyle kapsamlı yasalar var değil mi?
PG: Evet.
Avi Haligua: Genel sağlık sigortası sistemi ile bağlantı olarak Cumhurbaşkanlığı tarafından kabul edilmeyen bir yasa da oldu, tekrardan meclise döndü. Bu yasanın içinde ruh sağlığı ile ilgili bir gelişme ya da gerileme var mıydı? Yoksa aynen devam etmesi mi öngörülüyordu?
PG: Ruh sağlığı hizmetleri zaten Türkiye’de genel sağlık hizmetlerinin bir parçası, yani tedavi edici hizmetlerin bir parçası olarak bunun içinde. Genel sağlık hizmetlerinin sunulmasıyla ilgili bütün finans, kişilerin sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı, geri ödeme sistemleri gibi konuların hepsi ruh sağlığı hizmetlerini de kapsıyor. Ancak daha sonra bizim yaptığımız temaslarda ruh sağlığı ile ilgili ciddi bir takım değişiklikler öngörülüyor, özellikle toplum temelli bir yapının oluşturulması, büyük klinikler yerine kliniklerin küçültülmesi gibi. Bunlar o yasa kapsamının dışında, bir takım yönetmeliklerle devreye girmesi beklenen şeyler. Ama sonuçta diğer temel konuları, yani geri ödeme sistemi, kimlerin yararlanacağı gibi şeyleri bu yasa düzenliyor.
AH: Genel sağlık sisteminin perspektifiyle üç aşağı beş yukarı aynı.
PG: Evet.
ÖM: Konumuzla doğrudan ilgili değil ama, dolaylı olarak ilgili ve önemli olduğunu düşündüğüm bir konuyu sormak istiyorum; özellikle son zamanlarda yükselen şiddet olgusuna bakarak, -misyonerlere, rahiplere gösterilen şiddet, ya da bir yıl içinde kadınlara gösterilen şiddetin %76 oranında artışı gibi- toplumun ruh sağlığının bozulmasından söz edilebilir mi, yoksa cahilce bir laf mı ettim?
PG: Aslında sanıyorum her olayın kendine göre farklı boyutları var. Örneğin, biz kadına yönelik şiddet konusunda da çalışıyoruz ve bu konuda geçmiş yıllara göre, sanki çok büyük bir artış var. Bundaki en önemli unsurun daha duyulur olması olduğunu düşünüyoruz, yani aslında geçmiş yıllarda daha az değildi, fakat bu söylenmiyordu. Özellikle aile içi şiddet, kapalı kapılar arkasında, “ailenin kendi özel alanıdır” diye görülerek hiç ifade edilmiyordu. “Bağır herkes duysun!” sloganıyla biraz bu başladı, yani “dayağı yiyen değil dayağı atan utansın” gibi bir toplumsal dönüşüm oldu aslında. Yeterli değilse bile daha çok duyulur oldu.
ÖM: Biz de Avi ile konuşurken, “bir yılda böylesine yükselme olacak iş değil kendi başına, hiçbir neden ya da nedenler, zinciriyle dahi açıklanamayacak bir artış, olsa olsa duyulurluğunu arttı” demiştik. Öte yandan kadınlara karşı şiddetin dışında, özellikle taşrada ya da varoşlarda bir genel öfke, şiddet patlaması, gerilim var, medyadan görebildiğimiz, takip etmeye çalıştığımız kadarıyla. Bunu nasıl yorumlayacağız?
PG: Ben kendi alanımı aşmamaya çalışarak cevap vermeye çalışayım. Olayın mutlaka sosyolojik ve siyasi boyutları da var; fakat, zannederim gençlerin hareket alanlarının oldukça dar olması, özellikle taşrada daha da dar olması nedeniyle, kendini gerçekleştirme dediğimiz çok önemli bir ruhsal ihtiyaç var. Yani kendilerini özgürce ifade edebilme, kendi ihtiyaçlarını dile getirebilme, yeteneklerini keşfedebilme, kendi isteklerini belli şekillerde gerçekleştirme imkânları çok kısıtlı. Ne yazık ki yaygın olarak, bütün gençlere eşit olarak verebileceğimiz toplumsal imkânların olmaması işsizliğin ülkede çok yüksek olması, bir aidiyet duygusunun oldukça zayıflamış olması gibi şeyleri sayabiliriz. Bütün bunlar sonuçta bir öfkeyi doğuruyor, yani elde edemediği, kendini ifade edemediği zaman, kısıtlandığı zaman insanın olumlu değil olumsuz duygular ürettiğini biliyoruz. Bu durumda, mecrasını bulamamış negatif duygular, ciddi bir öfke ortaya çıkıyor ve ne yazık ki bu aidiyet duyguları da sömürülebiliyor ve farklı şekillerde kendini gösteren şiddet davranışları olarak ortaya çıkıyor. Toplumda en büyük ihtiyaçlardan biri aslında bu şiddetle ilgili bir takım, toplumsal düzeyde girişimlerin başlatılması.
ÖM: Bir başka şey de sormak istiyorum, biraz konunun dışına taşıyoruz, ister istemez sosyolojik ve siyasi boyutları da işin içine giriyor. Mesela, Pew Araştırma Merkezi (Pew Research Center) people-press.org tarafından dünya çapında, Türkiye’yi de kapsayan etraflı hazırlanmış, bir ankette, %93 oranında ABD’ye karşı çok menfi bir tepki var T.C. vatandaşları içinde. Bine yakın insan katılmış yanılmıyorsam. Fakat, aynı zamanda, hiç tanımadıkları Çinlilere karşı da ya da komşu İran’a karşı da hep olumsuz tepkiler var. Acaba, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” tarzındaki bir klişeyi neredeyse doğrulamak üzere, bir içe kapanma ve kendini yanlız hissetme gibi bir toplumsal duygudan bahsedilebilir mi? Eurobarometre gibi araştırma sonuçlarına da devamlı olarak bakıldığında, AB’ye karşı duyulan isteklilik de düşüyor. Bunu nasıl yorumlayacağız?
AH: Bu yalnız hissetmekle mi alakalı, yoksa bir yandan da kendini özel bir yere koyma, özel konumda hissetmeye çalışma ya da özel olduğunu hissetmekle bağlantılı bir his mi?
PG: Bunu yine kendi noktama çekilerek, “bireyle açıklayabilir miyiz acaba?” diye ele almak istiyorum. Ruhsal gelişimde şu tip evrelerden geçiliyor, küçük çocuk çevresindeki kişiler bağlamında dış dünyayı tanımaya başlıyor. Önce en yakın olduğu kişilerle temas kuruyor ve iyi ve kötü, kendisini reddeden, kendini kabul eden nesneler dünyası oluşturuyor içinde. Eğer bu gelişim sürecinde önemli sorunlar, önemli kırılmalar ortaya çıkmazsa o zaman bu iyi ve kötü bir bütün olarak, yani olumlu ve olumsuz özellikler insanda birlikte bir bütün olarak varolabiliyor. Bunları inkâr etmeye ihtiyacı olmuyor. Ama eğer o gelişim döneminde ciddi kırılmalar ortaya çıkarsa şöyle oluyor; kötü o kadar ağır basıyor ki, o iyiyi korumak için kötüyü mutlaka dışlaştırması, inkâr etmesi ve öteki haline getirmeye ihtiyacı oluyor. Öyle olunca da kendi dışında olan şeyler her zman için olumsuz, negatif, hatta tehlikeli olarak algılanmaya başlanıyor. Bu bir bireyin ruhsal gelişiminde geçirilen evreleri işaret ediyor. Eğer bunu -doğru olursa- topluma doğru projekte edersek, o zaman belki şöyle düşünebiliriz; genellemek belki çok doğru olmaz ama belli açılardan belki anlamak için bize yardımı olabilir, tabii bize başvuranlarda gördüğümüz şeyler, hastalarımızdan yola çıkarak fark ettiğimiz ve incelediğimiz şeyler. Çocukluktan başlarsak; toplumumuzda aile içinde çocuk istismarı, örneğin fiziksel istismar dediğimiz dayak, ne yazık ki belki son yıllara kadar bir istisna değil de sıklıkla görülen bir şeydi, yani çocuğun varlığını hiçe saymak, üzerinde fiziksel bir zor kullanma ve ihmal. İhmal, mecburiyetten kaynaklansa yine yaşanan bir şeydi. Dolayısıyla kendini gerçekleştirmesi, taleplerinin arzu ettiği şekilde, doyurulmaması vs. gibi frustrasyon dediğimiz ketlenmeler gittikçe bu negatif bakış açısını geliştirebilir. Böyle olunca da o olumsuz hissettiği şeyleri, kötü olarak adlandırdığı şeyi dışlaştırmak, “bende bu yok, kötü benim dışımdadır ve öteki kötüdür”e doğru gitmesi belki söz konusu olabiliyor, o zaman bunu toplumsal düzlemde yaygın olarak yaşayabiliyoruz. Yani “falanca ulustaki insanlar toptan kötüdür”, “o ulustaki devlet politikaları kötüdür, o zaman biz iyiyiz” gibi algılamalar oluşabiliyor. Bu “biz iyiyiz” de çok aşırı derecede gelişebilebiyor yine bir savunma mekanizması olarak. “Biz çok çok iyiyiz ötekiler de çok kötü.” İşte o zaman ne yazık ki bu tarz, ucu şiddete kadar giden önyargılar ve toplumsal bir takım içe kapanmalar ortaya çıkıyor. Çünkü “biz iyiyiz, öbürleri kötüyse kendimizi devamlı korumalıyız, öbürlerlerini de dışta bırakmalıyız” diye hissediliyor.
ÖM: Bu çok ciddi bir toplumsal problem yaratabilir tabii. Peki son bir soru: özellikle bu korku üzerinden yürütülen politikaların gittikçe daha fazla esiri olduğumuz anlaşılıyor; yani bu ABD ve Britanya için de söz konusu, Türkiye’de de. Siyasi partilerin ana temalarının, -bu ister CHP, ister AKP, isterse MHP olsun hemen hemen değişmeyen bir şekilde- en önemli meselelerinin güvenlik, terörle mücadele gibi korkulardan kurtarmaya vaad etmeye yönelik olduğu görülüyor. Bu tabii epey düşündürücü, Al Gore’un son kitabını hâlâ bitiremedim, okuyorum; son iki dönemdir Bush yönetiminin korkuyla yönetme politikasını temel aldığını, akla tasallut ettiğini söylüyor, bunun da dünyaya yansımaları olduğunu söylüyor. Orada psikiyatrideki nöroloji dalındaki gelişmelerden bir tanesinden de şöyle bahsediyor Gore; “travma geçiren insanlarda normal olarak o an dün olmuş gibi, sürekli canlı tutuluyor. Yani ağır travma durumlarında beyinde bu iş normalde olduğu gibi olmuyor, özellikle post travma stres sendromu gibi durumlarda bunun belirgin olduğunu söylüyor. Acaba böyle bir problemle de karşı karşıya mıyız?
PG: Bu sınav sorusu gibi oldu! Bir kere dünya da ülkemiz de travmalara çok açık bir toplum olma yolunda hızla ilerliyor maalesef. Zaten bizim toplumda gerek insan eliyle gerek insan eliyle olmayan, yani afetlerle ortaya çıkan travmalara yabancı değiliz. Bu bakımdan toplumdaki hiç kimse de bu travmalara uğramak yönünde muaf değil. Bu bakımdan bu konunun sömürülmesi kolay, çünkü travmaya uğrama riski altındayız hepimiz, her an. Aslında, bütün dünya da öyle. Hayat çok daha belirsiz, sabahleyin kapıdan çıktığınızda, ne yazık ki bu bombalamalar, benzeri durumlar nedeniyle bir daha sağlam olarak eve geri dönüp dönmeyeceğinizden bile emin olmayabilirsiniz eğer bu konuyu çok fazla zihninizde tutarsanız. O yüzden de her bireyin çok hassas bir noktasına seslenen bir şey bu güvenlik meselesi, çok da temel bir şey. Yani küçük çocukluktan itibaren, bilinmezliğe ve tehlike algısına karşı korku yanıtları veririz, birdenbire vücudumuz alarma geçer, ilgili bütün stres hormonları salgılanır ve kendimizi korumaya yöneliriz. O kadar temel bir dürtü ki, yaşama dürtüsünü tehdit ediyormuş gibi görünen herşeye karşı böyle bir refleks verir insan vücudu. Dolayısıyla bu herkesi yakalayacak olan bir konudur. Ama bunun altında kalırsak, yani bizi korkularımız yönetirse, o zaman da hiçbir zaman sağlıklı bir karar veremeyiz.
Çok basit bir şekilde şöyle düşünelim; her an başımıza bir şey gelebilir diye korkmaya başlarsak evden bile çıkamayız, bütün hayatımız paralize olur ve hiçbir işlevimizi yerine getiremeyiz. Bunu istemeyiz, o zaman bu korku duygusunun altında kalmak yerine, ben şunu isterdim siyasilerden; korkuyu beslemek yerine, konuya “korkularımızla nasıl başa çıkarız ve bunlar siyasi planda nasıl düzeltilebilir?” diye yaklaşmalarını yani somut fikirlerle gelmelerini. Parti bildirgelerini sağlık ve ruh sağlığı yönünden taradık demiştim ya; şunu gördük, aslında yer verilen konular bile genel sağlıkla ilgili. “Bu konuda toplumsal düzeyde çok ciddi çözümler getirilecektir” deniyor. Bu cümle benim için pek bir şey ifade etmiyor, çünkü somut bir öneri ve plandan söz etmiyorlar. Aynı şekilde güvenlik konusunda da yine toplumun bütün unsurlarını kucaklayacak ve hep birlikte ‘ötekiler’ yaratmadan, nasıl daha güvenli bir topluma gidebiliriz, onu söyleseler ve söylüyorlarsa o zaman bunlar bizim kabulümüz ruh sağlığı çalışanı gözüyle.
ÖM: Aslında Ankara’da başlayıp çeşitli şehirlerde yapılan büyük mitinglerde, cumhuriyet mitinglerinde de bir başka korkunun dile getirilmekte olduğu görülüyordu tabii. İktidardaki partinin de dini eğilimleri konusunda, şeriat tehlikesini getirip getiremeyeceği gibi korkuları da dile getiriliyordu. Tabii iktidardaki partinin, AKP’nin de bu konuda muğlaklığını aşmamasının da bunda önemli payı olduğunu kabul etmeliyiz herhalde. Donuç olarak, bütün bu seçimlere, cumhurbaşkanlığı seçimine ve genel seçimlere giden süreç içinde de korkuların dile getirildiğini ve bu korkulardan belli milli değerlere sığınarak kurtulunmaya çalışıldığını gördüğümüz bir ortam da yaşandı doğrusu.
PG: Ötekileştirme aslında her zaman ötekileştiren tarafı da zayıflatan bir şey, çünkü ne oluyor, toplumumuzun ya da kendi benliğimizin bir parçasını dışta bırakmış oluyoruz ve o parçadan kendi yararımız için hiçbir şekilde destek alamamış oluyoruz. Yani zor bir durum esasında, fakat bir savunma mekanizması olarak ne yazık ki başvurulan bir mekanizma, bazen farkında olarak bazen farkında olunmayarak.
ÖM: Çok teşekkür ederiz, içinde bulunup da bir türlü çözemediğimiz sorunlara aydınlatıcı açıklamalar getirdiniz. Özellikle seçim öncesi partilerin seçim bildirgelerini inceleyip, bütün siyasi partiler tarafından ruh sağlığı konusunda pek ciddi bir çalışma yapılmadığını ortaya koyuyoruz. Ama amacımız bu yönde çalışmaktan ibaret, eleştirmek değil herhalde.
PG: Belki bunu vurgulayarak bundan sonraki çalışmalarında bu konulara yer vermelerini mümkün kılarız.
(17 Temmuz 2007 tarihinde Açık Radyo’da Açık Gazete programında yayınlanmıştır.)
http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=19292&cat=100
Quote
Açık Radyo
DOSYA: Çağdaş Cami Mimarlığı
Ucube Camilerden Öteki Camilere - Mea Architectura Mea Culpa
Gürhan Tümer Prof. Dr., DEÜ Mimarlık Bölümü
Doğu’da, Arabistan’dan İran’a, İran’dan Hindistan’a, Hindistan’dan Endonezya’ya, Batı’da, Anadolu’dan Balkanlar’a, Balkanlar’dan İspanya’ya, Güney’de, İspanya’dan Afrika’ya, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış bulunan cami mimarisi, Hz. Muhammed’in İslâm dinini yaymaya başladığı tarihten, yani İS 7. yüzyılın başından günümüze, yani 21. yüzyılın başına uzanan, yaklaşık 1400 yıllık bir zaman dilimi boyunca, kâh çok kolonlu Arap camileri, ulucamiler; kâh kocaman, görkemli bir taçkapısı olan Divriği Cami; kâh at nalı biçimindeki kemerlerle taşınan Kordoba Cami; kâh minik, sevimli Şemsi Paşa Cami; kâh avlusuyla birlikte, içine 100.000 kişiyi alabilen ve minaresinin yüksekliği 200 metreyi bulan II. Hasan Cami; kâh kusursuz bir başyapıt sayılan Selimiye Cami; kâh Osmanlı’nın, o günlerin koşullarına uygun olarak inşa ettiği bu başyapıtları kopyalayan Kocatepe Cami ya da Şişli Cami; kâh bambaşka bir estetik anlayışıyla biçimlenmiş olan Afrika camileri ve kâh, doğu batı, köy kent ayırımı yapmaksızın, ülkemizin hemen her yerinde mahalle aralarında, apartman katlarında, şehirlerarası karayollarının kıyılarındaki benzincilerde karşımıza çıkan ucube camiler gibi, birbirinden çok farklı yapıtlar ortaya koyarak, ülkeden ülkeye yöreden yöreye, çağdan çağa değişen ürünler vererek süregelmiştir.
Yukarıda kısaca, “pek acayip” anlamına gelen “ucube” sözcüğüyle belirttiğim camilerin “ucube” mimarileri, ülkemiz mimarlığının önemli sorunlarından biri olmasına karşın, Avrupa Birliği’ne uyum, çevrenin korunması, Galataport ihalesi, Dubai Kuleleri gibi çeşitli konuların öne çıkmasından, çıkarılmasından ya da daha başka birtakım nedenlerden dolayı, gündemde pek yer alamamakta, yeterince tartışılamamaktadır.
Ben bu yazımda, bu konuyu, hayli farklı olduğuna inandığım bir açıdan bakarak ele almayı öngörüyorum.
Evet, dünyanın en güzel camilerinin bulunduğu bu topraklarda yer alan, ancak, hiçbir estetik kaygı duyulmaksızın biçimlendirilmiş olan bu camiler, birer “ucubedirler”, birer “hilkat garibesidirler”, birer utanç kaynağıdırlar, ağlanacak ve gülünecek durumdadırlar. Aslına bakılırsa, her yapının bir mimarlık yapıtı olmadığını, örneğin, arabaları güneşten koruyan bir sundurmanın sadece bir yapı, Lincoln Katedrali’nin ise bir mimari yapıt olduğunu ileri süren Pevsner’in savını ilke olarak kabul ettiğimizde, o camilerin, mimarlıkla uzaktan yakından ilgili olmadıklarını bile söyleyebiliriz.
Madalyonun bir yüzü böyle. O yüze, o yüzdeki ucube camilere baktığımda, birçok meslektaşım gibi, olumsuz duygulara kapılıyorum; o binaları sevmiyorum, onların, 14 yüzyıllık cami mimarisinin yüz karaları olduklarına inanıyorum; onları görmek istemiyorum, onların yok olmalarını istiyorum.
Ancak, her madalyon gibi, bu madalyonun da, bir yüzü daha var, öteki yüzü var. Başkalarını bilmem ama, ben, madalyonun o yüzüne, öteki yüzüne baktığımda, orada gördüğüm bu tür camileri, çok farklı değerlendiriyorum.
Evet, o camiler, orada da ucubeliklerini, hilkat garibeliklerini, eciş bücüşlüklerini, estetik kaygılardan yoksunluklarını sürdürüyorlar sürdürmesine ama, bu kez, ben onları seviyorum; daha dün, onları kıyasıya eleştirirken, yerden yere vururken, bugün, onlara güler yüzle bakıyorum, onlara selâmlar, öpücükler yolluyorum. Onların, en uyduruk malzemelerle, neredeyse soba borularıyla, gaz tenekeleriyle yapılan ve birçoğu, kötü, ucuz oyuncaklara benzeyen; kimileri gerçekte değil de, ancak duvarlara çizilen renkli resimlerinde varolan; kimi zaman, beşinci kattaki bir apartmanın ya da işyerinin penceresinden pervasızca fırlayan; serçe parmağı kalınlığındaki ve onun boyundaki, bizim ölçülerimizden çok, Swift’in, “Gulliver’in Seyahatleri” başlıklı kitabından tanıdığımız cüce insanların, Lilliputlar’ın ölçülerine uygun olan minarelerini; küçücük bir köydeki bir avuç cemaate değil de, yine Gulliver’in kitabında yer alan dev insanların ülkesi Brobdingnag’daki kalabalık bir Müslüman topluluğu hizmet verecekmiş gibi tasarlanan ve inşa edilen kocaman mekânlarını; o mekânları örtmeye çalışan ve kubbeden çok takkeye ya da habbeye benzeyen üst örtülerini, son derece ilginç, son derece eğlenceli buluyorum. Onları, sanat tarihinde, sanat felsefesinde önemli bir yeri olan ve “çirkinin dayanılmaz güzelliği”, “kiçin dayanılmaz çekiciliği” gibi deyimlerle ortaya koyduğum yaklaşım uyarınca seviyorum. Bir açıdan bakıldığında, mimarlık dünyasını kirleten, karartan o talihsiz camilerin, bir başka açıdan, MEA ARCHITECTURA MEA CULPA açısından bakıldığında, tam tersine, mimarlığı aydınlattıklarına, şenlendirdiklerine, ona zenginlikler kattıklarına inanıyorum.
Burada önemli bir açıklama yapmam gerekiyor.
Yukarıda söylediklerime bakıldığında, yazımın bundan sonraki bölümünde, o ucube camileri daha ayrıntılı bir biçimde ele alarak, daha yakından incelemem beklenir. Oysa, ben bunu yapmayacağım. Bunun yerine, tıpkı yazımın başlığında olduğu gibi, bundan sonra sözü, “ucube camilerden” “öteki camilere” kaydıracağım ve aralarında, mimarlık tarihi kitaplarında, önemli bir yer kaplayan görkemli başyapıtların, bir Süleymaniye Cami’nin, bir Sultanahmet Cami’nin de bulunduğu bu camilerin, yapımlarında kullanılan ilginç parasal kaynaklar, taşıdıkları tuhaf adlar, yüklendikleri beklenmedik işlevler, onlarla ilgili şaşırtıcı benzetmeler gibi, değişik, alternatif ölçütler açısından ele alındıklarında, yani, madalyonun öteki yüzündeki görüntülerine bakıldığında, onların da, birer MEA ARCHITECTURA MEA CULPA olduklarını göstermeye çalışacağım.
CAMİ YAPIMINDA KULLANILAN İLGİNÇ PARASAL KAYNAKLAR: Deniz Kızları, Altın Dolu Küpler, Yenmeyen Yiyecekler vb.
Söze, işin ta başından, camilerin yapımında kullanılan finans kaynaklarından başlayacağım.
Bilindiği gibi, bina yapmak pahalı bir iştir. Bırakın görkemli sarayları, kocaman köşkleri, dev alışveriş merkezlerini, gökdelenleri, küçücük bir evin yapımı bile, büyük paralar gerektirir.
Bu işler için gerekli olan kaynaklar, ay ay, damla damla, yıllarca biriktirilen maaşlardan, alınır alınmaz bankaya konulan emekli ikramiyelerinden, dolgun miraslara, banka kredilerine, uluslararası finans ortaklıklarına ve nihayet, aklanan kara paralara uzanan değişik yöntemlerle sağlanmaktadır.
Gerçek budur, böyledir. Ama düşleri devreye soktuğumuzda, efsaneleri, öyküleri dikkate aldığımızda, bunlardan çok farklı, çok değişik, inanılmayacak kadar değişik, tuhaf, insanın ağzını açık bırakacak kadar tuhaf birtakım kaynaklarla karşılaşıyoruz.
Örneğin, Firavun Keops’un, kendi adıyla anılan dev piramitin yapım giderlerini, bir genelevde çalışmaya zorladığı kızının sırtından çıkardığı söylenir.
Mimari bir yapıtın yapımında kullanılacak parayı kazanmak için bu yönteme başvuran yalnızca Mısır Firavunu Keops değildir. Herodot Tarihi’ne göre, Lidya Kralı Kroisos’un babası Alyattes’in mezarı da, “küçük esnafın, el işçilerinin ve aşk satıcısı küçük kızların topladıkları paralarla yükseltilmiş bir anıttır.” (1)
Bir Çek efsanesine göre ise, Prag’daki Pinkaş Sinagogu, binaya adını vermiş olan yoksul Yahudi Pinkas’ın evinin penceresinden içeriye atılan ölü bir maymunun karnından çıkan altınlarla inşa edilmiştir.(2)
Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Ama ben sözü hemen, bu yazının asıl konusuna, camilere, bu binaların yapımında kullanılan ilginç kaynaklara getirmek istiyorum.
II. Bayezid’in, kendi adıyla anılan, Doğan Kuban’ın deyimiyle, “Osmanlı mimarisinin gelişmesinde bir eşik” olan ve “Sinan’a, tarihten gelen en yoğun mesajı ileten” caminin, Beyazıd Cami’nin, denizden çıkarılan bir denizkızının gösterdiği yerde bulunan altınlarla yapıldığı söylenir. Benzer bir öykü, Fatih’in sadrazamı Mahmut Paşa’nın yaptırdığı cami için de anlatılır.Bu öyküye göre, paşa, toprak altından çıkarılan altınları, inşaatta çalışan işçilere dağıtmıştır.(3)
Ne var ki, Osmanlı geleneklerine göre, özellikle padişahların inşa ettirdikleri ve genellikle kendi adlarını taşıyan, büyük, görkemli, prestijli imparatorluk camilerinin, “meşru”, “helâl” sayılabilmesi için, yapım giderlerinin “dış hazineden”, yani devletin halktan topladığı vergilerden değil, “iç hazineden”, yani padişahın kişisel gelirlerinden, daha da iyisi, fetihlerden elde edilen ganimetlerden karşılanması gerekir.(4)
Bu bakımdan, Bayezid Cami’nin durumu tartışmalıdır. Bu padişah, babası Fatih Sultan Mehmed’in, İstanbul’u fethinden hemen sonra yaptırdığı Fatih Cami’nin giderlerini karşılamak için, yeni vergiler koyduğunu, bu nedenle o caminin, “meşru” sayılamayacağını ileri sürenler olmuştur. (5) Anadolu’yu kasıp kavuran Celâli İsyanları’nın, Kuyucu Murat Paşa tarafından, çok kanlı bir biçimde bastırılmasından sonra I. Ahmed’in yaptırdığı Sultanahmet Cami de, bu padişahın, hiç savaşa gitmemiş olması nedeniyle, ulema tarafından tepkiyle karşılanmış, eleştirilmiştir. (6)
İzmir’deki Hisar Cami ile ilgili bir söylentiye göre ise, Odun Pazarı’ndaki bir dükkanda ortak olarak çalışan üç kişiden biri, memleketi olan Şam’a gider ve orada 8 ay kalır. Döndüğünde, iki ortağının ona verdiği parayı çok bulur, çünkü onu hak etmediğine inanır ve o paranın fazlasını bir caminin yapımında kullanır. “Kuşlu Cami” olarak da bilinen Hatuniye Cami’nin yapımında kullanılan paranın kaynağına ilişkin öykü ise şöyledir: Bir demircinin, bir cami yaptırmaya karar verdiğini öğrenen bir grup eşkıya, demirciyi tehdit ederek, cami parasını ele geçirir. Adamın karısının yalvarmalarını kabul eden Tanrı’nın, eşkiyaların başının ölmesini sağlanması üzerine, paralarına kavuşan demirci, camiyi karısının adına yaptırır. O caminin adının “Hatuniye Cami” olmasının nedeni budur.
Son olarak, çok ilginç iki finans kaynağı daha: Birincisine göre, Keçeci Hayrettin ya da Adanalı Şakir Efendi adındaki bir adam, canı bir şey yemek istedi mi, kendini tutarak ve o yiyeceğin bedeli olan parayı bir yana ayırarak sağladığı birikimle, bir cami yaptırmıştır. (7) İkincisinde ise, aynı anda üç kişiyi birden tıraş edebilecek kadar usta bir berber olan Nureddin Hamza’nın, böyle çalışarak kazandığı parayla yaptırdığı camiden söz edilir. (8)
ADI İLGİNÇ CAMİLER: “Sanki Yedim Cami”, “Kaybolan Cami”, vb.
Kimi camileri ilginç kılan, onları MEA ARCHITECTURA MEA CULPA sınıfına sokan özellikler, ne yapımlarında kullanılan kaynaklar, ne bir şeye benzemeyen mimarileri, ne de o gülünç minareleridir. Bunların bütün ilginçlikleri, onların bir parçası olan tuhaf adlarıdır.
Gerçekten de, örneğin Edirne’deki o görkemli caminin “Selimiye” adını taşıması kimseyi şaşırtmaz ama, az önce de belirttiğim gibi, Keçeci Hayrettin’in, “nefsine hâkim” olup, canının her istediğini yemeyerek biriktirdiği parayla yaptırdığı camiye verilen “Sanki Yedim Cami” adının, sıradan bir ad olmadığını, sanırım herkes kabul edecektir.
İstanbul’un Vefa semtindeki Vefa Kilise Cami de öyle bir camidir; çünkü iki dinin ibadet yapısının, hem kilisenin, hem de caminin adını taşımaktadır. Bu durumu, o binanın, Bizans İmparatorluğu’nun egemenliği sırasında, Hagios Theodoros Kilisesi iken, Bizans’ı yıkan Osmanlı’nın, o camiyi yıkmayıp camiyi çevirmesiyle açıklayabiliriz. Vefa Kilise Cami’nin öteki adının Molla Şemseddin Cami olduğunu da hemen belirteyim. (9)
Beylerbeyi’nde, Abdullah Ağa Caddesi ile Beybostanı Sokağı’nın birleştiği yerde, Beylerbeyi Sarayı’nın karşısında yer alan ve III.Murat’ın bostancıbaşısı Abdullah Ağa tarafından yaptırıldığı için “Abdullah Ağa Cami” adını taşıyan caminin bir adı da, “İstavroz Cami”dir.(10) Bu ad da, bir cami için oldukça ilginçtir; çünkü, tıpkı az önce değindiğim Kilise Cami gibi, Müslümanlar’a özgü bir ibadet mekânı olmasına karşın, Hıristiyanlar’ın en kutsal simgelerinden biri olan istavrozu, yani haçı içermektedir.
Kilise-cami kavramlarının farklı bir türüne, Viyana’daki Karlskirche örneğinde rastlıyoruz. Bu kilise, açılan yarışmayı kazanan Johann Bernhard Fischer tarafından, 18. yüzyılın ilk yarısında yapılmıştır. Bu Barok binadan burada söz etmemin nedeni, Kutsal Kitap’taki efsanevi Süleyman Tapınağı’nın etkisiyle tasarlanan (11) ve camilerin minarelerini çağrıştıran iki kuleye sahip olması; bu nedenle camiye benzeyen bir kilise, bir başka deyişle, bir “kilise-cami” gibi algılanmasıdır. O binayı böyle algılayanlar arasında, “Ahmet Mithat Efendi de vardır. Baki Asiltürk, bu yazarın bu binaya ilişkin tepkilerini şöyle özetler:
“[Ahmet Mithat Efendi], bu mabedi görünce, ‘vehleten [anında] yüreğinin hopladığını’ söyler. Çünkü bu, dışarıdan bakılınca, iki minareli bir cami görüntüsü vermektedir. Önce, bunun, Avusturya’daki Müslümanlar için yapılmış bir cami olduğunu zanneder. Fakat elindeki şehir kılavuzuna bakınca, buranın, XVIII. yüzyıl başlarında, İmparator VI. Charles tarafından, vebanın defedilmesine şükran hatırası olarak yaptırılmış bir kilise olduğunu anlar.”(12)
İtalyan mimar Raimondo d’Aronco’nun, gerek planını, gerekse minaresini sekizgen olarak tasarladığı Karaköy Cami, bu mimarın en başarılı yapıtları arasında yer almaktadır ama, ne yazık ki, 1958 yılında, “Yıldırım Yıkma Harekâtı” ile, Karaköy Meydanı’nın yeniden düzenlenmesi sırasında yıkılmıştır. Ancak, aynı dönemde gerçekleştirilen başka yıkımlardan farklı olarak, bu yapının, bulunduğu yerden sökülüp, Kınalıada’da tekrar kurulması öngörülmüştür. Ne var ki, bu amaçla taşları tek tek numaralanan bina, o taşların kaybolması nedeniyle Kınalıada’da da, başka bir yerde de tekrar inşa edilememiştir. Bu camiden burada sözetmemin nedeni, onun, sökülen parçaları kaybolduğu için çok eğlenceli bir biçimde “Kaybolan Cami” olarak adlandırılmış olmasıdır. (13)
Miss Pardoe’ya gelince, o, Eyüp’te, “yüksek ağaçların arasında neredeyse kaybolmuş” ve “mütevazi minaresi, temelinden alemine kadar mat kırmızıya boyanmış” küçük bir cami gördüğünü; bu caminin, “tüyler ürpertici” adının “Kan Cami” olduğunu yazar. (14)
Sâî Mustafa Çelebi, ünlü yapıtı “Tezkiretü’l-Bünyan’da, Sinan’dan önce mimarbaşılık yapmış olan Mimar Acem Alisi’nin, Zeyrek’te inşa ettiği caminin, “Mimar Cami” diye adlandırıldığını, bu yapının, “Örümceksiz Dede Cami” olarak da bilindiğini söyler. (15)
Yukarıda sözünü ettiğim adı ilginç camilerin tümü İstanbul’dadır. Ama, 1976-1978 yılları arasında, Rodos’ta başkonsolosluk yapmış olan Zeki Çelikkol’un, “İstanköy’deki Türk Eserleri ve Tarihçe” başlıklı kitabında yer alan “Moruk Cami” (16), adı ilginç camilerin, payitaht dışında da varolabildiğini göstermektedir.
CAMİLERİN BAŞKA İŞLEVLERİ
Camilerin Tanrı evi, ibadet yeri olduğunu, bu nedenle de bu binalara, bu mekânlara başka işlevlerin, özellikle de politik boyutu olan işlevlerin yüklenmemesi gerektiğini savunanlar; bu sakınmanın, başta laiklik, irtica gibi konular olmak üzere dinle, dinin toplumdaki yeriyle ilgili tartışmaların zaman zaman çok yoğunlaştığı, çok sertleştiği ülkemiz için özel bir önem taşıdığını düşünenler vardır. Bu gibilerin büyük ölçüde haklı olduklarını yadsımak olanaksızdır.
Ne var ki, ta baştan, Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemden başlayarak, tarihsel süreç içinde, camilerin, tam tersi bir gelişme gösterdikleri, yani daha açık bir deyişle, birçok İslâm ülkesinde, bu mekânlarda, toplumdaki çeşitli sorunların gündeme getirildiği de bir gerçektir. Cuma hutbelerinin bu sorunlardan söz etmeleri, bunun bir kanıtıdır. Camilerin, Yunan agoralarına ya da Roma forumlarına benzediklerini ileri süren Martin Frishman’ın haklı olmasının nedeni de budur. (17)
Safaeddin Karanakçı adlı bir vatandaşın, 7 Ocak 1950 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanan şu yazısı, o kişinin camilerin ibadet dışı işlevler için kullanılmasını onaylamadığını ortaya koymaktadır:
“Türk mimarisinin eşsiz ve ölmez bir eseri olan Yeni Cami’nin Eminönü’ne bakan merdivenleri, yaz günlerinin muhtelif saatlerinde, işsiz güçsüz hemşehrilerimizin kanepesi ve hatta yatağı vazifesi görmektedir. Bu eşsiz eserimizin Mısır Çarşısı tarafındaki merdivenleri, yine günün muhtelif saatlerinde, işsiz güçsüz kimselerin, kadınlı çocuklu ailelerin yemekhanesi gibidir. Yazın, koltuğuna yarım somun, bir iki domates tanesi veya bir karpuz sıkıştıran, burada yemek yer”.
1889 Paris Sergisi’nde kurulan Kahire Sokağı’nda bir cami, Mısırlı ziyaretçileri iğrendirmiş ve utandırmıştır; çünkü o sokakta sergilenen o caminin cephesinin ardında bir kahvehane bulunmaktadır ve o kahvehanede de, Mısırlı kızlar genç erkeklerle dans etmektedirler. Özetle, orada, caminin bir eğlence mekânına dönüştürülmesi sözkonusudur. Kahire Sokağı, cıvıl cıvıldır, eğlencelidir; ama birçokları için, etik, dinsel değerlere saygısızdır. (18)
Orhan Alsaç, Kahire Sokağı gibi çok uç örneklerin dışında, dinsel binaların, camilerin, kiliselerin, fildişi kuleler olarak değil, halkın yoğun bir biçimde kullandığı mekânlar olarak algılanmaları gerektiğine inanır ve bu inancını, 1950 yılında yayınlanan Mimarlık Dergisi’ndeki, “İmar Eserlerini Koruyalım Derken” başlıklı yazısında şöyle dile getirir:
“Bütün Hıristiyanlığın en büyük eserlerinden olan Roma’daki Senpiyer kilisesinin önündeki meydanda çocukların oyun oynadıklarını, etrafındaki merdivenlerde, büyüklerin oturup onları seyrettiklerini, dinlendiklerini, çorap örerek, gazete okuyarak, dedikodu yaparak vakit geçirdiklerini, civardaki inşaatta çalışan amelelerin paydosta oturup yemek yediklerini, böyle hem mimari bakımdan, hem de şehircilik bakımından çok değerli olan bu meydanları, merdivenleri canlandırdıklarını, onları evlerinin bir odası halinde kullandıklarını ve böyle de olması gerektiğinin lâzım geldiğini görmeyen ve bilmeyen bir küçük şehir belediyesinin kesin tedbirler alarak, şehircinin ve mimarın özene bezene ve sonsuz hayaller kurarak yaptığı eserlerin etrafını bomboş bırakıp, onları yalnızlıktan öldürmesi mümkündür”.
İngiliz Kraliyet Ordusu’nda binbaşı olarak görev yapmış olan babasıyla birlikte, 1835 yılında İstanbul’a gelen Miss Julia Pardoe ise, Süleymaniye Cami’nin, dinle hiçbir ilişkisi olmayan bir amaçla da kullanıldığını, anılarında şöyle dile getirir:
“Yapının bütün kuzey tarafı boyunca uzanan açık bir galeri, çeşitli boy ve şekillerde birbirinin üzerine yığılmış ve özenle işaretlenmiş sandıklarla dolu; sandıklar, başta altın, gümüş ve ziynet olmak üzere zengin hazinelerle dolu; bunlar ülkeden ayrılma, aile anlaşmazlıkları ya da başka nedenlerle, varlıklarını bırakacak emin bir yer arayan kişilerin malları. Her paket kesin olarak tanımlanmış ve titizlikle kapatılmış. Mallar Süleymaniye’de yetkililer tarafından teslim alınıyor ve ulusal krizlerden ya da yönetim değişikliklerinden etkilenmeksizin, orada güven içinde duruyor. Ne kadar beklenmedik veya olağandışı olursa olsun, hiçbir olayda emanetin kutsallığının bozulmasına izin verilmiyor; kazalara karşı mallarını emniyete almak isteyen insanlarda millet veya din ayırımı gözetilmiyor […] İnsanlar gönül rahatlığıyla mallarını emanete teslim ediyorlar; kişi yirmi beş yıl, hatta ne kadar uzun süre isterse, malını almayabilir, ama hiçbir mühür kırılmaz, hiçbir kilit zorlanmaz.”(19)
Bu kurumu, bir “ulusal banka” olarak nitelendirilebileceğini söyleyen Miss Pardoe çok haklıdır. Ben ise, daha da ileri gidip, görkemli kubbesi, etkileyici iç mekânı ve insanı hayran bırakan görünüşüyle, cami olarak, mimarlık tarihinde önemli bir yeri olan Süleymaniye’nin, yukarıda anlatılan işlevi sözkonusu olduğunda, sıradan bir bankaya değil de, sağlam bir İsviçre bankasına benzediğini kabul etmenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Bu işlevin, “Süleymaniye Cami’nin kendine has bir özelliği” (20) olduğunu söyleyen Miss Pardoe yanılmıştır; çünkü Antik Dünya’nın 7 harikasından biri sayılan Efes Artemision’u, yani bir zamanlar Efes’te bulunan, şimdi ise yerinde yeller esen Artemis Tapınağı da benzer bir ek işleve sahiptir. Ancak, Süleymaniye Cami’nde emanet işleri ağır basarken, Artemis Tapınağı’nda banka işlevi öne çıkmaktadır. Halikarnas Balıkçısı, Artemision’un bu özelliğini şöyle anlatır:
“[Artemision] dünyadaki en zengin yatırım bankasıydı. Yatırım yapma hakkından yararlanabilen vatandaşlar, para ve değerli eşyalarını buraya koyarlardı. Senet karşılığı, ödünç para da dağıtılırdı […] Efes’in bir adı da, Genel Asya Bankası’ydı. İşte böylece, Artemision, bir yakarı yeri ve el emeği güzel şeylerin üretildiği Pazar olmaktan başka, aynı zamanda bir kredi kuruluşuydu ki, uluslararası niteliği ile de, bu tür kuruluşların ilkini oluşturuyordu. Bugünkü bankacılığın öncüsüydü yani.” (21)
Platon’un son yapıtı olan “Nomoi”de (“Yasalar”), yöneticilerin seçiminin “kentteki en değerli tapınakta” yapılacağı yazılıdır (22) ki, bu, o binaların, en azından seçimler sırasında, politik mekânlara dönüştükleri anlamına gelir.
İncil’de yer alan şu satırlar ise, Hz. İsa zamanında da, tapınakların çeşitli işler için, bu arada ticari amaçlarla kullanıldığını ve peygamberin bu durumu hiç mi hiç onaylamadığını; hep barışı savunmasına, iyi bir Hıristiyan’ın bir yanağına tokat yediğinde öteki yanağını çevirmesi gerektiğini söylemesine karşın, mabetteki bu tür işlevlerle karşılaştığında çok kızdığına,sert tepki gösterdiğine tanık oluyoruz:
“Ve İsa Allah’ın mabedine girdi, bütün mabette alış-veriş edenleri dışarı attı, sarrafların masalarını ve güvercin satanların iskemlelerini devirdi. Ve onlara dedi: ‘Benim evime dua evi denilecek’ diye yazılıdır, fakat siz onu haydut ini yapıyorsunuz.” (23)
Dinginlik, barış, hoşgörü mekânları olması gereken camilerin, zaman zaman, tam tersine, savaşlarla ilgili işlevler yüklendikleri ya da birtakım çatışmalara sahne oldukları görülmektedir. Örneğin, Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Rus komutanın ileri sürdüğü koşulların Osmanlılar tarafından kabul edilmemesi durumunda İstanbul’a yürüyeceğini bildirmesi üzerine, II. Mahmud “Meşveret Meclisi”ni Fatih Cami’nde toplantıya çağırmıştır ve bu toplantının sonunda “cihat” kararı alınmıştır. (24)
Koyu Hıristiyan bir ülkenin, İtalya’nın, sanat dolu kenti Floransa’da, “On Emir”den birinin “Öldürmeyeceksin” olmasına aldırmayan Pazzi ve Medici ailelerinin temsilcileri, Brunelleschi’nin yaptığı, mühendislik harikası dev kubbesiyle ünlü Santa Maria del Fiore Katedrali’nde, 26 Nisan 1478 günü çatışmışlar ve bu çatışma sonunda, Julien adlı bir Medici, yaşamını yitirmiştir. (25)
Bu cinayetten tam 144 yıl sonra ise, bu kez Sultanahmet Cami’ni basan yeniçerilerden 6 tanesinin katledilmesine ilişkin ferman, Feridun Efendi ve Hayali Çelebi tarafından, bu caminin içinde, bu camideki “bir ebedi bahar şenliği içindeki çinilerin önünde” imzalanmıştır. (26) Olay bu kadarla kalmamış, Osmanlı Mimarisi’nin başyapıtlarından biri olan bu zarif, bu aydınlık cami, hüküm giyen yeniçerilerin boğdurulup, cesetlerinin, önündeki meydanda bir çınar ağacının dallarına asılmasına da tanık olmuştur. (27)
Mithat Cemal Kuntay ise, ünlü romanı “Üç İstanbul”da, ‘93 Harbi, yani Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, sefil durumdaki askerlerin, camileri yatakhane, hastane kovuşu gibi kullandıklarını; muhacirlerin “kubbenin baş aşağı bir kuyuya benzeyen boşluğunda, uyurken bile uzanamadıklarını”; bu insanların “birinin topuğu ötekinin ensesinde” yattıklarını anlatır. (28)
Bu konuda, yukarıdakilerden çok daha tuhaf, çok daha şaşırtıcı, çok daha ilginç örnekler de vardır. İki ünlü Türk ressamının, Çallı İbrahim ile Namık İsmail’in, Sultanahmet Cami’nin bir resim galerisine dönüştürülmesini, galerinin ışık alması için de, caminin kubbesinde delikler açılmasını önermeleri, bu örneklerden biridir. (29)
Neyse ki, bu istek, Sanayi Nefise Encümeni tarafından reddedilmiştir, böylece Mavi Cami’nin işlevinin binayı yıkıp dökerek değişmesinin önüne geçilmiştir ama, Bursa’yı işgal eden Timur’un bu kentteki Ulucami’yi hayvanları için ahır olarak kullanmasını kimse engelleyememiştir.
CAMİLERİ BENZETMEK
İnsanlar, bir şeyleri bir şeylere benzetmeyi severler. Divan edebiyatı, “teşbih-i mufassal”, “teşbih-i mücmel”, “teşbih-i beliğ” diye adlandırılan çeşit çeşit benzetme türüyle doludur. Kimi divan şairleri, sevgililerinin boyunu selviye, gözlerini bademe, dudaklarını kiraza benzetirken, Ahmet Haşim, bir şiirinde, “Akşam, lekesiz, saf, iyi bir yüz gibi akşam” diyerek, insan yüzüyle akşam vakti arasında bir benzerlik kurar, bir “teşbih-i mufassal” oluşturur. Nedim ise, o çok ünlü kasidesinde, İstanbul’u, bir “gevher-i yekpâre”ye (tek parçadan oluşan bir mücevhere) ya da “Hurşid-i cihan tâb”a, yani dünyayı aydınlatan güneşe benzetir.
Kimi zaman da, benzeyen ya da benzetilen şey, mimari bir yapıt, bir bina olur. Örneğin, Victor Hugo, Gutenberg’in matbaayı icat etmesinden bu yana basılan kitapları “bin katlı bir bina” olarak niteler; Shakespeare’in yapıtından ise, “katedral” diye söz eder. Hugo, ayrıca, Paris’in vazgeçilmez anıtlarından biri olan Notre-Dame Katedrali’ni, “ayakları olan kolonlarla yürüyen […] bir çeşit olağanüstü file” benzetir. Birtakım insanlar da, Paris’in asla vazgeçemediği bir başka anıtsal yapıyla, Eiffel Kulesi’yle fallus arasında apaçık bir benzerliğin bulunduğunu ileri sürerler.
Ahmet Hamdi Tanpınar ise, kardeşine Paris’ten yazdığı bir mektupta, bu kentten aldığı şık bir ayakkabıyı, bir ayakkabıcının değil de bir mimarın, hem de Mimar Sinan’ın elinden çıkmış bir mimari yapıt gibi düşündüğünü söyleyerek, ayakkabıyla bina arasında, hayli ilginç bir benzerlik kurar. (30)
Sedad Hakkı Eldem de, Mimar Dergisi’nin, Kânunusani 1931 tarihli 1. sayısında, “Mimar Alişanzade Sedat Hakkı” imzasıyla yayımlanan “İstanbul ve Şehircilik” başlıklı makalesinde, Selimiye Kışlası’nı, devrilmiş bir bilardo masasına benzetenlerin bulunduğunu; bir arkadaşının da Taksim Anıtı’nı, “büyük bir masanın ortasında [duran] bir konsol saatine” benzettiğini yazar.
Mimarlık alanındaki kimi benzetmelerde ise, benzeyen ya da benzetilen öğeler, bu yazının konusunu oluşturan camilerdir. Bu bağlamda, Nedim, İstanbul’un camilerinin her birinin bir “kûh-i tecelli” (“görünen dağ”) olduğunu söylerken, bu kenti ziyaret etmiş olan Norveçli yazar Knut Hamsun o binaları, “Nuh’un Gemisi’nin bir benzeri” olarak niteler. (31) Ahmet Haşim, “Beş Şehir” ’in İstanbul’a ayırdığı bölümünde, Eminönü’ndeki Yeni Cami’yi bir “masal gemisi” olarak görür. (32)
Aşağıdaki satırlar, Sultanahmet, Şehzade, Süleymaniye gibi başyapıt niteliğindeki camilerin çeşitli şeylere benzetilmesine ilişkin bölümler içeren iki ünlü kaynaktan, Sultanahmet Cami’nin mimarı Sedefkâr Mehmed Ağa’nın yaşamını ve yapıtlarını konu alan, adı geçen camiyi bol bol öven “Risale-i Mimariye” ile, Sâî Mustafa Çelebi’nin kaleme aldığı ve Sinan’dan, Sinan’ın yapıtlarından söz eden “Tezkiretü’l-Bünyan” ve “Tezkiretü’l-Enbiye” adlı kitaplardan alınmıştır.
“Risale-i Mimariye”deki, Sultanahmet Cami odaklı benzetmeler, İstanbul Ansiklopedisi’nde şöyle özetlenmiştir:
“Cafer Çelebi, İslâm’da yaygın olan bir metaforla, dünyayı bir camiye benzetir […Sultanahmet Cami’nde] “mihrap gökkuşağına, mahfiller dağlara benzer. Caminin içi bir gül bahçesidir.” (33)
Sâî Mustafa Çelebi’nin, “Ustaların ustası Mimarbaşı Abdülmennanoğlu Sinan’ı anlatan Tezkiretü’l-Bünyan adlı kitabında ise, Şehzade Cami’nin kubbeleri “güzellik denizinin kabarcıkları”na, “renkli kemerleri gökkuşağı”na (34); “iki minaresi” de, “aydınlık gönüllü bir ihtiyarın önünde ayağa kalkmış, [hizmete hazır bekleyen] uzun boylu, yakışıklı gençler”e benzetilir. (35) Yine Sâî Mustafa Çelebi’ye göre, Süleymaniye Cami’nin ayrı ayrı yerlerden getirilen dört ana sütunu “Dört Halife” gibi, kemerleri de “güzellerin kaşları” gibidir. (36)
Mehmet Akif ise, “Safahat”ında yer alan, “Fatih Cami” başlıklı şiirinde “Yatarken yerde ilhâdiyle haşr olmuş sefil efkâr, / Yarıp edvarı yükselmiş bu müthiş heykel-i ikrar […] Derağuş etmek ister nâzenin-i bezm-i lâhûtu / Kol açmış her menarı sanki bir ümmid-i cûretkâr / O revzenler, nazarlardan nihan didara müstağrak / Birer gözdür ki sıyrılmış önünden perde-i esrar” diyerek bu camiyi bir “iman heykeline”, bu caminin minarelerini “ümitli bir aşığın uzanmış kollarına”, pencerelerini de “gözlere” benzetir. (37)
(1) Herodotos, 1973, Herodot Tarihi, Çev. Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi, İstanbul, s.56. (2) Rybar, Ctibor, tarih yok, Jewish Prague – Guide to the Monuments, Çev. Joy Turner Kadeckova, Slavoş Kadecka, yayınevi yok, Çekoslavakya, s.226. (3) Yerasimos, Stefanos, 1993, Kostantiniye ve Ayasofya Efsaneleri, Çev. Şirin Tekeli, İletişim Yayınları, İstanbul, s.167. (4) Yerasimos, 1993, s.165. (5) Yerasimos, 1993, s.165. (6) Sinanlar, Seza, 2005, Atmeydanı-Bizans Araba Yarışlarından Osmanlı Şenliklerine, Kitapyayınevi, İstanbul, s.56. (7) Belge, Murat, 1993, İstanbul Gezi Rehberi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, s.130. (8) Belge, 1993, s.144. (9) Anonim, 1994, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt: 7, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını, İstanbul, s.373. (10) Anonim, 1994, Cilt: 4, s.256. (11) Norberg-Schulz, Christien, 1974, Late Baroque and Rococo Architecture, Electa-Rizzoli, New York, s.175. (12) Asiltürk, Baki, 2000, Osmanlı Seyyahlarının Gözüyle Avrupa, Kaktüs Yayınları, İstanbul, s.292. (13) Anonim, 1994, Cilt: 4, 2. s.457. (14) Miss Pardoe, 2004, Şehirlerin Ecesi İstanbul- Bir Leydinin Gözüyle 19. Yüzyılda Osmanlı Yaşamı, Çev. Banu Büyükkal, Kitapyayınevi, İstanbul, s.244. (15) Sâî Mustafa Çelebi, 2002, Yapılar Kitab-ı Tezkiretü’l Bünyan ve Tezkiretü’l Ebniye, Çev. Hayati Develi ve Samih Rifat, Koçbank AŞ. Yayınları, İstanbul, s.42. (16) Çelikkol, Zeki, 1990, İstanköy’deki Türk Eserleri ve Tarihçe, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, s.17. (17) Frishman, Martin ve Hasan-Uddin Khan, derl., 2002, The Mosque-History, Architectural Development and Regional Diversity, Thames and Hudson, Londra, s.32. (18) Findley, Carte V. 1999, Ahmed Mithat Efendi Avrupa’da, Çev. Ayşen Anadol, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, s.42. (19) Miss Pardoe, 2004, ss.227-228. (20) Miss Pardoe, 2004, s.227. (21) Halikarnas Balıkçısı, 1998, Altıncı Kıta Akdeniz, Bilgi Yayınevi, İstanbul, s.107. (22) Platon, 1998, Yasalar, Cilt: 1, Candan Şentuna, Saffet Babür, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, s.158. (23) Matta İncili, 21:12, 13. (24) Akyıldız, Ali, 2004, Osmanlı Bürokrasisi ve Modernleşme, İletişim Yayınları, İstanbul, s.40. (25) Guerra, Constantino, 1992, Florence, Edizioni “İl Turismo”, Firenze, s.26. (26) Şehsuvaroğlu, Haluk, Asırlar Boyunca İstanbul, Cumhuriyet Gazetesi Eki, İstanbul, s.98. (27) Şehsuvaroğlu, s.99. (28) Kuntay, Mithat Cemal, 1998, Üç İstanbul, Oğlak Yayıncılık, İstanbul, s.12. (29) Yavuz, Hilmi, 1991, “Okuma Notları”, Gösteri, Sayı: 131, Ekim 1991, s.37. (30) Alptekin, Turan, 2001, Ahmet Hamdi Tanpınar- Bir Kültür, Bir İnsan, İletişim Yayınları, İstanbul, s.27. (31) Hamsun, K. ve H.C. Andersen, 1998, İstanbul’da İki İskandinav Seyyah, Çev. Banu Gürsaler-Syvertsen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, s.92. (32) Tanpınar, Ahmet Hamdi, 1976, Beş Şehir, Dergah Yayınları, İstanbul, s.42. (33) Anonim, 1994, Cilt: 6, s.169. (34) Sâî Mustafa Çelebi, 2002, s.43. (35) Sâî Mustafa Çelebi, 2002, ss.43, 45. (36) Sâî Mustafa Çelebi, 2002, s.65. (37) Ersoy, Mehmet Âkif, 1984, Safahat, İnkilâp ve Aka Kitabevleri AŞ., İstanbul, s.5.
Bira
Bira; su, tahıl (daha sıklıkla arpa, bazen buğday ya da çavdar) ve şerbetçiotu karışımı bir içecektir.
Bira, düşük alkollü bir içkidir. Alkol oranı "spéciales"lerin büyük bölümünde 5 ve 7 derece, "luxe"lerde 4 ve 5 derece, yemekte tercih edilen "light" biralarda 3.5 dereceden daha azdır. Yüksek teknoloji sayesinde üretilen alkolsüz biralarda ise bu oran 1.2 dereceye kadar düşer (örneğin ihracat ağırlıklı üretilen Efes Alkolsüz). Buna rağmen esmer biralardaki alkol oranı 12-13 dereceyi bulabilmektedir. Dünyanın en sert birası, Fransa'da "La Samichlaus" adı verilen biradır. Yılda sadece bir gün, Saint Nicolas gününde satılır ve bir yıl sonra içilir. Son yıllarda Avrupa'da, Atlantik ötesi biralar modadır; Amerika'nın hafif biraları, şerbetçiotunun az kullanıldığı biralar, yeşil limon eşliğinde içilen Meksika'nın Corona adlı birası vb...
Yapımı
Uluslararası bir içecek olan biranın yapımı, ülkeden ülkeye değişiklikler göstermektedir. Belçika'da, tıpkı Fransız peynirlerinde olduğu gibi, bir yılın günleri kadar çok bira çeşidi sayılabilir, İngiltere'nin "a-le"leri, İrlanda'nın "stout"ları, Danimarka'nın "pilsner"leri, Almanya'nın "lager"ları ünlüdür. Ve tabii ki tüm Avrupa'da Çekoslovakya'nın Pilsen şehrinden adını alan, genelde tüm sarı biralara adını veren "pils"ler revaçtadır.
Önce arpa taneleri yüksek sıcaklıkta filizlenme yöntemiyle malt haline dönüştürülür. Ardından kavrularak rengini alır. Kavrulma süresi biradaki renk değişikliğini sağlar. Daha sonra sıcak saf su ile karıştırılır. Bir litre bira elde etmek için 6-7 litre su gereklidir. Son aşamada ise şerbetçiotu katılır. Şerbetçiotunda 200’den fazla aromatik kokunun bileşimi vardır. Sıra, bira mayasının eklenmesiyle elde edilen, şekerleri alkole ve karbonik gaza dönüştüren fermantasyon işlemindedir. Bu işlem, yüksek sıcaklıkta yapılır (15-20 derece). Yoğun (kesif) biralar için 3-5 gün boyunca (özellikle esmer biralarda), sarı biralarda ise 6-8 derece arasında, 7-10 gün boyunca fermantasyon işleminin devam etmesi gereklidir.
Tarihçesi
Bira insanoğlunun ürettiği en eski içeceklerden biridir. Arkeolojik araştırmalar sonucu bulunan Sümer tabletlerine göre bira ilk defa M.Ö. 6000 civarında Mezopotamya`da üretilmiştir. Yapımı kolay olduğundan daha önce veya o sıralarda başka yerlerde de bulunmuş olması da mümkündür.
M.Ö. 2800 civarında Eski Mısır`da ilk üretim tesisleri oluşturulduğu zannedilmektedir. Günlük hayatta ve dinsel törenlerde bol miktarda tüketilen bira aynı zamanda III.Ramses döneminde balla karıştılıp ilaç niyetine de kullanılmıştır.
Ortaçağ`dan bu yana özellikle Kuzey Avrupa biranın ana yurdu haline gelmiştir. 14.yy öncesinde bira genelde evde yapılıp tüketilen bir içki iken, 14.yy itibariyle birahanelerin ortaya çıkmasıyla biranın kalitesi daha da yükselmiş ve daha çok tüketilen bir içki haline gelmiştir.
Geçmişten bugüne Anadolu’da bira
Sümerli bir kadın tarafından tesadüfen keşfedilen bira, günümüzde önemli bir sektör haline geldi.
AA
Güncelleme: 17:41 TSI 21 Kasım 2005 Pazartesi
İSTANBUL - Sümerli bir kadın, birayı şans eseri buldu. İlk ve en büyük bira üreticileri kadınlardı. Sümer, Babil, Hitit ve Mısırlılar birayı sağlık için içti ve tanrılara sundu. Eski Mısır’da genç bir adamın genç bir kıza birasından bir yudum içmesini teklif etmesi, evlenmeyi düşündüğü anlamına geliyordu. Eski Mısır’da bira aynı zamanda para ve asgari ücret ölçüsüydü. İki sürahi bira, bir günlük asgari ücrete eşitti. İnsanlar soğuk birayla 19. yüzyılda tanıştı...
Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ercan Eren, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı’nın “Kurum Tarihi Projeleri” kapsamında biranın tarihini “Geçmişten Günümüze Anadolu’da Bira” isimli kitapta topladı.
Kitapta yer alan bilgilere göre, biranın hangi tarihte ve nerede bulunduğu konusunda tam bir fikir birliği bulunmasa da bilinen ve herkes tarafından kabul edilen ilk belgeler, Sümerler’e ait. Dicle ve Fırat nehirleri arasında Mezopotamya denilen bölgede M.Ö. 5 binli yıllarda yaşamaya başlayan Sümerliler zamanında bir kadın, birayı şanseseri buldu.
Kadının büyük bir olasılıkla unuttuğu ıslak bir ekmek parçasının kısa bir zaman sonra fermente (mayalanma) olmasıyla başlayan süreç ve bu sürecin tekrarıyla bira keşfedildi ve bira kültürü oluştu. O dönemlerde ilk ve en büyük bira üreticileri kadınlardı. Çünkü bira, evde üretiliyordu.
Arkeologlar, bira ile ekmeğin tarihinin de birçok yönden kesiştiğini belirtiyor. Bira imalathaneleri ile ekmek fırınlarının yanyana olması bu beraberliğin somut göstergesi. Sümerlerde tanrıya da sunulan bira, dinlenme ve sağlık amacıyla içildi. Sümer mitolojisinde “bira tanrıçası” bulunurken, ilkel insandan kültürlü insana geçişin evrimini betimleyen Gılgamış Destanı’nda “ekmek yemek” ve “bira içmek” insan olmanın ön koşulu olarak gösterildi.
BİRAYA İLİŞKİN İLK BELGE BİR ŞİİR Sümerler’in M.Ö. 1800’de “bira tanrıçası” Ninkasi’ye yazdığı şiir, bira konusunda bulunan ilk belge olarak tarihteki yerini aldı. Biranın nasıl yapıldığının tarif edildiği “Hymn’dan Ninkasi’ye” başlıklı şiir, 1964 yılında İngilizce’ye çevrildi. Buradaki tarife uygun olarak elde edilen bira, kekremsi, ekşi ve alkol derecesi ağırlıkta yüzde 3.5’tu. M.Ö. 1700’lü yıllarda yaşayan Babiller de 20 çeşit bira üretti ve Mısır’a bira ihraç etti. Babiller’de de Sümerler’de olduğu gibi bira ev yapımı bir sanattı. Günümüze ulaşan en eksiksiz derlemeler olan Babil Kralı Hammurabi’nin yasalarında da biradan söz edildi ve bira ile ilgili yasaklar sıralandı. Yasanın 108-111. maddelerinde doğrudan birayla ilgili hükümlere yer verildi. Müşterilerinden fazla ücret isteyen içkisahibinin suda boğularak öldürülmesini öngören yasaya göre, günde normal bir işçi 2 litre, sivil görevli 3 litre ve yüksek pozisyondaki bir idareci 5 litre bira alabiliyordu. Eski Babil Kralı Ammi-Şaduaqa’nın fermanlarında da bira ile ilgilihükümler yer aldı. Fermanda, biranın fiyatı karşılığı arpa yerine gümüş kabul eden bir kadın bira satıcısının, suya atılacağı hüküm altına alındı.
BİRA SAĞLIK İÇİN İÇİLDİ Eski Mısırlılar, bira yapımını Sümerler’den öğrendi. Mısır’da arpadan yapılan bira ulusal içkiydi ve tanrı Osiris’in biracıları koruduğuna inanılıyordu. Eski Mısır’da bira, ekmekle birlikte günlük gıdaydı. Zengin ve fakir Mısır halkı, sağlık için bira içti ve birayı tanrılara sundu. Mısır’da M.Ö. 1600 yılına ait sağlıkla ilgili bir tekstte rastlanan 700 reçetenin 100’ünde bira vardı. Birayla ilgili birçok toplumsal gelenek de bulunuyordu. Örneğin, genç bir adamın genç bir kıza birasından bir yudum içmesini teklif etmesi, onunla evlenmeyi düşündüğü anlamına geliyordu. Eski Mısır’da bira aynı zamanda para ve asgari ücret ölçüsüydü. İki sürahi bira, bir günlük asgari ücrete eşitti. Mısırlılar bira tadını olgunlaştırmak için yeni bilgiler de geliştirdi. Türkiye’de bugün hala boza ve bulgur elde etmek için geleneksel olarak kullanılan aletlerin benzerlerini Antik Mısır’da da bulmak olanaklı.
4 BİN YIL ÖNCE ANADOLU’DA BİLİNİYORDU Hititliler zamanında ekmekle beraber halkın en önemli besini olan bira, dinsel törenlerde de rol oynadı ve ilahlara sunuldu. Bundan 4 bin yıl kadar önce Çorum, Amasya, Yozgat ve Kayseri illeri civarında biranın üretilip tüketildiği bir gerçek olarak tarihegeçti. Anadolu’da bira üretimi Hititler sonrasında da devam etti. Tarihi belgelerden M.Ö. 738-696 yılları arasında yaşayan Frigya Kralı Midas’ın cenaze yemeğinde şarap, bal ve bira karışımından elde edilen özel bir içki içildiği, kazılarda bulunan kaplardan da Frigyalılar’ın bira tükettiği anlaşılıyor. Sümerler, Babiller, Eski Mısır, Eski Yunan, Romalılar ve onlardan bir hayli sonrasına kadar bira depolanamıyordu, filtre edilemiyordu, bulanıktı ve köpüklü değildi.
BİRA MANASTIRDA YAPILIRDI Bira, miladi dönemin başlamasından bu yana özellikle orta ve kuzeyAvrupa ülkeleri için ulusal içecek, hatta bir yaşam biçimi haline geldi. Almanya’da bira yapıldığına dair ilk kanıt, M.S. 8. yüzyıla ait. Birada şerbetçiotunun kullanılmasına 8. yüzyılda başlandı, öncesinde biralar genellikle ardıç ve zencefil ile aromatize ediliyordu. Orta Avrupa ülkelerinde 9. yüzyıla doğru biranın yapımı manastırlara mahsustu. Bazı bölgelerde köylüler manastıra olan borçlarını arpa vermek suretiyle ödemekle yükümlüydü. Manastır süreciyle birlikte bira yapımında kadının rolü azaldı, keşişler bira yapımıyla ilgilenmeye başladı. Her keşişin günlük 5 litre bira içmesine izin verildi. Kısa süre sonra keşişlerin tüketimlerinden fazla bira üretmeye başlamaları üzerine, birçok manastır ticari işletme haline geldi. Bugün hala Belçika, Hollanda ve Almanya’da bira üreten manastırlar var. Biranın burjuva mesleği haline gelmesi, 12. yüzyılda oldu ve loncalar kuruldu. Paris’teki Biracılar Birliği, Fransa’nın en eski sendikalarından birisi olurken, biracılar 1468’de ilk yasalarını hazırladı. Bira standartı 1516 yılında kabul edilen Alman Bira Saflık Kanunu ile belirlendi. Yasaya göre, bira üretiminde yalnız arpa suyu, şerbetçiotu ve su kullanılacaktı. Bugünkü anlamda bira, 1516 yılında tanım ve içeriğine kavuştu. Dr. Alexanders Nowell, 1602 yılında biranın tıpalanmış cam şişelerde saklanırsa daha fazla dayanacağını gösterdi.
SOĞUK BİRA 19. yüzyılda James Watt’ın buhar makinesini icat etmesi ve Carl Von Linde’nin yapay serinliği bulması bira tarihinde çığır açtı. Soğutma sorunu nedeniyle 1880’lere kadar bugünkü anlamda bira üretimi yoktu ve bira daha çok soğuk aylarda üretiliyordu. Buhar makinesinin bulunmasından sonra Londra’da The Whitebread Biracılık, dünyada bir yılda 200 bin fıçı bira üreten ilk firma oldu. 1835’te demiryolu ulaşımının başlaması biranın da naklini kolaylaştırdı ve bira üretimi hızla arttı. Her yere ulaşabilen bira, Osmanlı İmparatorluğu’na da geldi ve İstanbul, İzmir, Selanik, Beyrut gibi yerler birayla tanıştı. Pasteur ise birayı mikrobik hastalıklardan koruma usullerinin pastörizasyonunu ve rasyonel bir imalatın temellerini attı. Danimarkalı bilim adamı Christian Hansen’in tek maya hücresini başarıyla izole etmesi, yapay kültür ortamının yeniden üretimine olanak sağladı, böylece fermantasyonun saflığı süreci geliştirildi ve biranın tadı mükemmelleşti. Almanya’da 1864’te metal fıçılarda fıçı bira üretimine başlandı. Sonraki yıllarda da biracılık, yoğunlaşmanın en fazla olduğu endüstrilerden biri haline geldi.
| |
Kanserden korkma nasıl önleyeceğini öğren
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=217075&tarih=31/03/2007
|
|
Spor yapmak, ideal kiloyu koruyarak, şişmanlıkla bağlantılı kanserleri önlüyor.
| Kanserle savaş, kilo kontrolüyle başlıyor. Şişmanlık beş kanser türünü tetikliyor. Erişkinlikte beş kilodan fazla almak riskli. Kanserden korunmak için ne yediğin kadar nasıl pişirdiğin de önemli
31/03/2007 (60 kişi okudu)
AA - ANKARA - Kanserle savaşın tek alanı hastaneler, kahramanları da sadece doktorlar değil. Bu hastalıktan korunmak, daha 'sofra'dan başlıyor. Şişmanlık, kalınbağırsak, meme, rahim, böbrek ve yemekborusu kanserlerinin yüzde 20-30'una neden oluyor. Tuzun sorumluluk alanı mide kanseri. Alkol tüketimi ise ağız boşluğu, yemekborusu, gırtlak, karaciğer ve meme kanserini tetikliyor. 1-7 Nisan Kanser Haftası'na girerken hastalıkla ilgili bilgi veren Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk insanlara kanserin 'baş edilebilir' olduğunun öğretilmesi gerektiğini vurguladı. Kutluk'un verdiği bilgilere göre dünyada her yıl 11 milyon kişi kanser oluyor, önlemler alınmazsa 2020'de sayı 16 milyona çıkacak. Türkiye'de her yıl 150 bin kişi kansere yakalanıyor. Tütünle savaş, kanserle savaşın olmazsa olmazı. Beslenme de kanserin önlenmesinde önemli rol oynuyor. Dünyada 1 milyar kişinin kilo fazlası var, 300 milyon kişi şişman. Kalınbağırsak kanseri, meme, rahim, böbrek ve yemekborusu kanserlerinin yüzde 20-30'undan fazla kilo sorumlu. Kilo kontrolünün yanı sıra yiyecek ve içeceklerin nasıl saklandığı ve pişirildiği de kanserden korunmada önemli. Tuzla saklanan yiyecekler mide kanseri riskini artırıyor. Yiyeceklerin seçimi, saklanması ve doğru pişirilmesi kanseri engelleyecek önlemler. İşte bu önlemlerden bazıları:
- Erişkin yaşamda beş kilodan fazla almayın,
- Tuzlanmış besinden kaçının,
- Yemekborusu, ağız, gırtlak, karaciğer ve meme kanseri riskini artıran içkiden uzak durun,
- Karaciğer kanserine yol açan, yiyeceklerin uygun koşullarda saklanmaması sonucu çıkan aflatoksinli yiyecekleri tüketmekten kaçının,
- Günde yaklaşık 400 gram sebze-meyve tüketin,
- Ağız, yutak ve yemekborusu kanseri riskini artıran aşırı sıcak yiyecekleri tercih etmeyin,
- Tahıllı ve lifli gıdaları seçin,
- Kırmızı eti sınırlı tüketin,
- Bitkisel yağ tercih edin, kızartma ve mangal gibi pişirme yöntemlerinden kaçının.
- Kilo kontrolünde düzenli beslenmenin yanı sıra egzersiz de önemli.Yürüyün, koşun, cam silin, size uyan egzersizi seçin. Televizyon başında haftada bir saatten az oturanlarda fazla kilo oranı yüzde 10, haftada 6-10 saat oturanlarda yüzde 20.
- Kadınlarda 20 yaşından sonra kendi kendine meme muayenesi ve 40 yaşından sonra yılda bir kez mamografi öneriliyor. Kadınlarda ve erkeklerde 50'li yaşlardan sonra kalınbağırsak kanseri için muayene ve dışkıda kan testiyle erken teşhis mümkün. Erkeklerde prostat kanseri için 50'li yaşlardan sonra yılda bir kez muayene ve kan testi, cinsel aktivitesi başlayan kadınlarda da tarama muayeneleri mutlaka yapılmalı.
Quote
Radikal-çevrimiçi / Yaşam / Kanserden korkma nasıl önleyeceğini öğren
Dr. Neslihan İskit'e göre birçok hastalığın nedeni doğru nefes alamamak. Yogadaki nefes ve kalp atışlarının denetimi, üzüntülü anda kalbi kontrol etmeyi de öğretiyor
Memorial Hastanesi'ndeki kalp yogası çalışmalarını Dr. Neslihan İskit yürütüyor. Dr. İskit, Prof. Dr. Bingür Sönmez'le kalp yogası uygulamaya karar verdikten sonra ABD'ye uzun bir seyahat yaparak yogadaki son trendleri takip etmiş. "Elde ettiğimiz bilgilerle kendi yogamızı ortaya koyduk" diyen Dr. Neslihan İskit, yoganın tedavideki yeri konusunda soruları yanıtladı. Hekim olarak yoga size ne ifade ediyor? Dünya Sağlık Örgütü, sağlığı beden, zihin ve ruhsal olarak tam bir iyilik hali şeklinde tanımlıyor. Yoganın kelime anlamı Sanskritçede birleştirmektir. Bu, bedeni, aklı ve ruhu birleştirmek demek. Yoga, bu üç şeye huzur katıyor. Yoga tedavide nasıl bir yere sahip? Yoganın tedavi etkisi, terapi kısmı. Aslında yoga tamamlayıcı tıp kavramı içinde. Dünyada artık şöyle bir trend var: Doktorlar hastayı iyileştirmek için elinden geleni yapıyor, onu belirli bir sağlık düzeyine kavuşturuyor. Eksik kalan psikolojik ve fizyolojik tarafını da yoga, meditasyon gibi uygulamalar tamamlıyor. Kimlerin yogaya ihtiyacı var? Herkesin. Tek ders yapan biri bile kendinde değişiklik hissediyor. Benim yogaya yönelmemin nedeni bu. Moda diye başladım ama birkaç ders sonra dünyaya bakışım değişti. Hiçbir şeyi geçmişte bırakamazdım, gelecekle ilgili büyük endişe ve korkularım vardı. Bunlar geçti, ayrıca uykuya dalmam kolaylaştı, yogaya başladığımdan beri tansiyonum hep düşük. Kronik hastalıkları olan da yapabilir mi? Evet, çok fayda görürler. Ama mutlaka doktorlarına yoga yapmalarında bir sakınca olup olmadığını sormalılar. Yoga merkezlerinde yapılan yoga sadece sağlıklı insanlar için hazırlanmıştır, bunu göz ardı etmemeliler. Kalp yogasında hareketlerin özelliği ne? Bizim hastalara uygulattığımız bütün hareketlerin kan basıncını, kolesterolü, trigliseridi düşürücü, damar fonksiyonlarını artırıcı etkisi var. Genellikle hareketler kalp hızını artırmıyor. Ama bazen hastaların kalp atışlarını az miktarda hızlandırıyoruz, sonra nefeslerle yavaşlatıyoruz. Bu çalışma, kötü, heyecanlı veya esnetmek. Çünkü yogada deniliyor ki, bir insanın omurgası ne kadar esnekse hayata bakışı da o kadar esnek olur. Üç aylık program sonunda hasta, nefesi kontrol ederek kalbini yavaşlatmayı, gerildiğinde kendini rahatlatmayı öğreniyor. Ama en önemlisi doğru nefes alıp vermeyi öğreniyorlar. Doğru nefes nasıl alınır? Genellikle tersi bilinir ama, nefes aldığımızda karnımızı şişirip, nefes verdiğimizde karnımızı içe çekmeliyiz. Nefes alırken karnı şişirmek, diyafram kasını aşağıya çekerek akciğere kocaman yer açar. Nefes verirken karnı içeri çekmek akciğerleri sıkıştırarak karbondioksitin olduğu gibi dışarı atılmasını sağlar. Birçok hastalığın çıkış noktası bu: Doğru nefes alamamak, yeteri kadar oksijenlenmeme.
Nefes alıştırması Sinirli, karışık duygular içindesiniz ve kan basıncınız yüksek. İşte Dr. Neslihan İskit'in sinirli bir halinizde sizi sakinleştirecek nefes önerileri: Rahat bir yere oturun. Omurganızı dik hale getirin, mümkünse yalınayak yere basın. Sağ başparmağınızla sağ burun deliğinizi çok bastırmadan tıkayın. Sadece sol burun deliğinden derin derin nefes alıp verin. Sakinleşmeye ihtiyacınız olmasa da kendinizi çok yorgun hissediyorsunuz. Bu durumda da sol burun deliğini tıkayıp sağdan nefes alın. sevindirici bir haber aldığında hastanın çarpıntısını kontrol etmeyi amaçlıyor. Bir diğer çalışma da hareketlerle omurgayı esnetmek. Çünkü yogada deniliyor ki, bir insanın omurgası ne kadar esnekse hayata bakışı da o kadar esnek olur. Üç aylık program sonunda hasta, nefesi kontrol ederek kalbini yavaşlatmayı, gerildiğinde kendini rahatlatmayı öğreniyor. Ama en önemlisi doğru nefes alıp vermeyi öğreniyorlar. Doğru nefes nasıl alınır? Genellikle tersi bilinir ama, nefes aldığımızda karnımızı şişirip, nefes verdiğimizde karnımızı içe çekmeliyiz. Nefes alırken karnı şişirmek, diyafram kasını aşağıya çekerek akciğere kocaman yer açar. Nefes verirken karnı içeri çekmek akciğerleri sıkıştırarak karbondioksitin olduğu gibi dışarı atılmasını sağlar. Birçok hastalığın çıkış noktası bu: Doğru nefes alamamak, yeteri kadar oksijenlenmeme.
Nefes alıştırması Sinirli, karışık duygular içindesiniz ve kan basıncınız yüksek. İşte Dr. Neslihan İskit'in sinirli bir halinizde sizi sakinleştirecek nefes önerileri: Rahat bir yere oturun. Omurganızı dik hale getirin, mümkünse yalınayak yere basın. Sağ başparmağınızla sağ burun deliğinizi çok bastırmadan tıkayın. Sadece sol burun deliğinden derin derin nefes alıp verin. Sakinleşmeye ihtiyacınız olmasa da kendinizi çok yorgun hissediyorsunuz. Bu durumda da sol burun deliğini tıkayıp sağdan nefes alın.
Istanbul'da en iyi 100 lezzet
http://www.istanbulrestaurants.com/article.php?id=24 1. Baylan'ın kup griyesi: Yıllardır bilinen spesiyal: Vanilya, yanmış karamel, bal kaymaklı dondurma üzerine ufalanmış ceviz ve fındık taneciklerinin dayanılmaz birlikteliğinden oluşur. İnsanın tarif ederken soluğu Kadıköy'de alıp, kupun içine gömülesi geliyor.
2. Hünkar'ın ayvalı yahnisi: Tereyağında çevrilmiş iri ayva parçaları kuzu etiyle bir arada pişirilip tarçınla lezzetlendiriliyor. Ve son dokunuş bir kaşık pekmezle gerçekleştiriliyor.
3. Bulgar'ın kaymağı: Beşiktaş'taki salaş Bulgar'ı bilen bilir ama bohem burjuvaların zihninde yer etmesi Wallpaper dergisine çıkmasıyla olmuştur! bal kaymaklı, taze yumurtalı, çıtır ekmekli kahvaltısı ilkel ama bir o kadar da lezzetlidir.
4. Emek Cafe'nin sahanda yumurtası: Deniz kenarında, masanıza konan serçelerle birlikte kahvaltı keyfi gibisi yoktur. Sahanda yumurtası ve karışık menemeni içinizdeki ekmek banma hissini körükler.
5. Üsküdar Kanaat Lokantası'nın tencere yemekleri: Çoban kavurması, saç kavurması, kuru fasulyesi, nadir bulunacak lezzettedir. Ekmek kadayıfı da pek meşhurdur.
6. Yaşar Usta'nın kavunlu dondurması: 32 yıldır Bostancı'da gerçek meyvelerden dondurma üretiyor Yaşar usta. Kabuklarını fırçaladığı kavunu iştahla öneririz.
7. Kantin'in cheese cake'i: Şemsa Denizsel'in vişneli cheesecake'i bünyenize iyi gelecek, istikamet Nişantaşı.
8. Yanyalı Fehmi'nin arpacık soğanlı yahnisi: Kadıköy Çarşısı'ndaki Fehmi, hüsrana yol açmayan birinci sınıf bir esnaf lokantasıdır. Ama tek şeye indirgendiğinde, arpacık soğanlı yahnidir!
9. Salomanje'nin mücveri ve mozaik pastası: Küçükken annemizin evde yaptığı kabak mücverinin lezzetine en yakın olanı burada. Üstüne ev tipi mozaik pasta çok iyi geliyor.
10. Adem Baba'nın istavriti: Burada balık, sosuyla süsüyle değil lezzetiyle ön plandadır. Yalnızca günlük taze balık ve bol salata. İçki yok. İstavritleri o kadar lezzetli ki, parmaklarınızı yiyebilirsiniz.
11. Ali Baba'nın köftesi: Önceleri bir minibüs köftecisiydi. Ünü kulaktan kulağa yayıldı, giderek dükkânı büyütüyor. Vaktiniz varsa masalarda köfte piyaz, yoksa ayaküstü köfte ekmek tavsiye ederiz.
12. Rejans'ın piroşkisi: Rejans zaten ambiyansıyla başlı başına bir İstanbul tadıdır. Piroşkisi de ağızda köpük gibi erir.
13. Tarihi Kireçburnu Fırını'nın kıymalı böreği: Tam 47 senelik geçmişi var. Özelliği; kıymasında kuşüzümü olması.
14. Divan Pub'ın pub salatası: Artık biraz demode olsa da, peyniri, dil küpleri ve bilhassa da sosuyla, İstanbul lezzetleri arasında yeri ebedi olmalı.
15. Barba Yani'nin karidesli böreği: Burgazada'daki Yani amcanın Rum mezeleri ve mastika likörü çok meşhurdur. Ama en iyisi karidesli böreği.
16. Vefa'nın bozası: Ekim gibi çıkan bozayı Tarihi Vefa Bozacısı'nda denemelisiniz.
17. Zeynel'in tavukgöğsü & kazandibi: Onca muhallebici var fakat Zeynel'in tavukgöğsü ve kazandibi, hele de üzeri dondurmalıysa, başkadır.
18. Karaköy Güllüoğlu'nun baklavası: Spesiyal baklavaları 'Hekimbaşı'dır. Harcında ve şerbetinde ceviz, damla sakızı, zencefil, çörekotu, hindistancevizi, kakule, karanfil suyu, kişniş, safran, salep, tarçın ve portakal kabuğu olan tam bir enerji ürünü.
19. Sarıyer Börekçisi'nin poğaçası: Sarıyer meydanından Rumeli Kavağı'na giden yolun üzerindeki Tarihi Sarıyer Börekçisi yıllardır bu işin ustası. Poğaçası o kadar lezzetlidir ki böreğe benzer.
20. Emek Mantı'nın mantısı: Kayseri usulü mantıyı en güzel yapan yerlerin başında gelir. Çiğbörek ve yaprak sarma konusunda da çok başarılıdır.
21. Şampiyon Kokoreç: Adından da anlaşılacağı gibi kokoreç konusunda 'şampiyon'dur. Beyoğlu Balık Pazarı'ndaki şubesini özellikle tavsiye ederiz; sacda domatesli ve acı pul biberli yapıyorlar.
22. Savoy'un milföy pastası: Kat kat çıtır milföy pastayı Cihangir'in en eski pastanelerinden Savoy'da denemelisiniz.
23. Teşvikiye Saray'ın tavuklu pilavı: Lokanta ilk kurulduğunda tavukgöğsü yapımında kullanılan tavuk etleri artınca pilava katılmış. Böylece tavuklu pilav ortaya çıkmış. Şu anda en çok sipariş aldığı yemek.
24. Kızılkayalar'ın hamburgeri: Lezzeti özel salçalı sosundan kaynaklanıyor. Özellikle gece yarısı Taksim'de eğlenceden dönerken yenmeli.
25. Bambi'nin dürüm döneri: Sıraselviler'de sıra sıra dizilmiş büfeler içinde en güzel dürüm döner yapan Bambi'dir.
26. Barış Büfe'nin dilli kaşarlı tostu: Bağdat Caddesi'nin klasiği, dillikaşarlı pide tostuyla tanınır.
27. Kanatçı Haydar'ın tavuk kanatları: Kömür ızgarada pişen kanatlar müthiştir.
28. The Marmara'nın salata ve kupları: Çeşit de, sunum da zengindir. Fonda ise şehrin en merkezi meydanının kozmopolit tadına varılır.
29. Yeniköy Börekçisi'nin kurabiyeleri: Üzeri susamlı tatlı kurabiyeleri çayın yanında vazgeçilmez tattır.
30. Çengelköy İskele'nin deniz mahsulleri güveci: Lezzeti ve bütün o malzemelerin verdiği enerji düşünülerek bu yemeğe Atom adı verilmiş.
31. Ağa Lokantası'nın şekerparesi: Beyoğlu ve Güneşli'deki Ağa Lokantası'nın şekerparesi kocaman, tam kıvamında.
32. Bebek Abbas'ın waffle'ı: Tüm waffle'cılara taş çıkartır. Bir de ekstra böğürtlen koyulursa, yemeyip yanında yatılır.
33. Loft'un incir ezmeli profiterolü: Loft'un başansı, bildik tatlara değişik yorumlar getiren, aşçılık eğitimi almış sahibinden geliyor.
34. Kaşıbeyaz'ın lahmacunu: Özelliği soğansız olması. Sarımsak ve tuzlu pide hamurundan yapılıyor ve sadece kuzu eti kullanılıyor.
35. Beyti'nin beyti kebabı: İsmini de spesiyali olan etten alıyor restoran. Beyti kebabında o kadar iddialılar yani.
36. Doğa Balık'ın salatası: Doğa Balık hem balıkları hem manzarasıyla ünlüdür. Balık tabii ki salatasız yenmez. Doğa'da salatalar Kazdağı'ndan getirilen özel otlarla yapılıyor.
37. Kıyı Restoran'ın yaprak ciğeri: Kıyı'nın balıklarının yanı sıra mezeleri de çok iyidir. Kuzu ciğeri bilumum baharatlara bulanıp kızgın yağda pişiriliyor. Ve üzerine dereotu serpilip sıcak servis ediliyor.
38. . Cafe Wien'in şinitzeli: Reasürans'ın içindeki Cafe Wien, Viyana usulü şinitzeli en iyi yapanlardan.
39. Marmaris Büfe'nin Leyla'sı: Leyla, Marmaris Büfe'nin çikolatalı muzlu tostuna verilen ad. Müdavimleri bu tosta dünyanın 8. harikası diyor.
40. Ayder'in kuru fasulyesi: Bağlarbaşı'ndaki salaş bir dükkânda, şehrin en iyi kuru fasulyesi yapılıyor. Fasulyeler bir gün öncesinden sütte güzellik uykusuna yatırılarak...
41. Konak Pastanesi'nin çikolatalı badem ezmesi: Konak Pastanesi'nin her şeyi ayrı bir efsanedir. Ayçöreği, ekler pastaları... Ama mantar şeklindeki çikolatalı badem ezmesinin üstüne yoktur.
42. Apik'in işkembe çorbası: Eğlenceden sonra geceyi iyi bir işkembe çorbasıyla tamamlamak adettendir. Apik Dolapdere'de, yılların emektarıdır.
43. Lokanta'nın kırmızı biber çorbası: Mehmet Gürs, tüm yemekleriyle mest ediyor. Közlenmiş kırmızı biber çorbasına öncelikle bayılıyoruz.
44. Hacı Abdullah'ın kompostoları: TürkOsmanlı mutfağının en şöhretlilerindendir. İster frambuaz, ister nar; kompostolar lezizdir.
45. Develi'nin çiğköftesi: Develi'nin Samatya'daki şubesi esastır. Burada çiğköfte şamfıstıklı yapılıyor.
46. Boğaziçi Borsa'nın hünkarbeğendisi: Türk mutfağını en iyi yapan yerlerin başında gelen Borsa'da klasik lezzetler, şık sunulur. Hünkarbeğendisi hiçbir yere benzemez.
47. Feriye'nin çilavı: Türk mutfağını enfes bir manzarayla birleştiriyor Feriye. Çilavımn nefaseti, içinin sakızlı olmasından kaynaklanıyor.
48. Teşvikiye Bahar Pastanesi'nin çikolatalı kestane tatlısı: Kafkas'ın kestane şekerlerine bir İstanbullu olarak rakiptir. Hep tazedir. Çikolata ile kestanenin bileşimi ve ağızda dağılışı insanı mest eder.
49. İnci'nin profiterolü: Profiterolün icat edildiği pastanedir. Öz İnci, Hakiki İnci diye taklitleri türemişse de gerçeği İstiklal Caddesi'ndedir.
50. Bebek badem ezmesi: Tarihi Bebek Badem Ezmecisi'nin badem ezmesi insan ağzına götürürken erimeye başlar adeta. Çok hafiftir.
51. Balıkçı Hasan'ın lakerdası ve çoban salatası: Balıkların tazeliğinin sebebi haldeki balıkçıların sabah ilk olarak buraya satış yapmasındandır.
52. Sarıyer Muhallebicisi'nin kazandibi: Sütlü tatlılar, sahiplerinin çiftliğinde sağılan taze sütle yapılır.
53. Asitane'nin sebzeli sarması: İstanbul'da Osmanlı mutfağını en iyi sunan yerlerdendir. Sebzeli Asitane sarmasında közlenmiş patlıcan ve sarmısaklı köfte, nane asidesi ile servis edilir.
54. Darüzziyafe'nin köftesi: Süleymaniye Camii'nin Külliyesi'ndeki restoranın spesiyali olan bu yemek biraz baharatlı ve inanılmaz lezzetli. İçinde üç farklı et bulunuyor. Köfteye fıstık ve baharatlar eklenip, yufkaya sarılıp pişiriliyor.
55. Çiya'nın kirece yatırılmış kabak tatlısı: Kadıköy Çarşısı'ndaki Çiya'da maceradan korkmayın. Kapanışı mutlaka dışı çıtır, işi yumuşak olan kirece yatırılmış kabakla yapın.
56. Gezi Pastanesi'nin sıcak çikolatası: Kullanılan malzeme o kadar kaliteli ki, sıcak çikolata gerçek çikolata tadında.
57. Divan Pastanesi'nin çikolatası: İstanbul'un en iyi çikolatacısıdır. Özellikle prenses çikolata diye bilinen, içi bademli, üstü çikolata ve kakao kaplı olanları bir efsanedir.
58. Kanlıca'nın yoğurdu: O rengi pembemsi yoğurdun üstüne pudra şekeri dökünce ummadık bir tat çıkar ortaya. İstanbul'un kendine has bu yoğurdunu vapurda tatmak da ayrı bir keyiftir.
59. Park Şamdan'ın kuzu kaburga veya kuzu külbastısı: 20 yıldır İstanbul'da klasikleşmiş bir restoran olan Park Şamdan mutfağının yıllardır değişmeyen özel yemeği kuzu kaburga ve kuzu külbastıdır.
60. Sultanahmet köftesi: Orijinali Sultanahmet'teki Selim Usta'nın dükkânıdır. Kıyma, köfte haline geldikten sonra bir gün dinlendirilir.
61. Markiz Pastanesi'nin makaronu: Genellikle badem aromalı olan bu lezzetin, Markiz'de fıstıklı, güllü ve vanilyalısını da bulabilirsiniz.
62. Murtaza'nın buzlu bademi: Özellikle rakıyla çok iyi gider. Nişantaşı'nda seyyar arabada satan Murtaza'nın buzlu bademi en iyilerdendir. Çanakkale'den geliyor ve her daim taze oluyor.
63. Hamdi'nin kebapları: Mısır Çarşısı'nın hemen arkasındaki Hamdi Et Lokantası'nın kebapları da muhteşem Haliç manzarası kadar iz bırakır.
64. Yakup'un çiroz salatası: Meyhane kültürünün öncülerinden Yakup'un mezelerinin en güzeli çiroz salatasıdır.
65. Beyoğlu Lades'in menemeni: Kendilerine özgü bu menemenin en önemli malzemesi, olmazsa olmazı salça. 30 senedir tadı hiç değişmeyen ev yapımı salça kullanıyorlar.
66. Han'ın inegöl köftesi: Bostancı'da ve Şaşkınbakkal'da iki şubesi var Han Restoran'ın. Yıllardır en çok tercih edilen lezzet İnegöl köfte.
67. Hain Köfte'nin sucuk köftesi: Levent sanayinin içindedir Hain Köfte. Üç çeşit köftesinden en iyisi sarımsaklı sucuk köftesidir.
68. Ethemefendi 36'nın frambuazlı muhallebisi: Bu muhallebi, bildiklerinizden çok farklı. Sakızlı, frambuaz soslu ve de üstü dondurmalı.
69. Filibe Köftecisi'nin köftesi: Ekmek arası köfte, Sirkeci'de vapura binmeden önce ayak üstü çok iyi gider.
70. Günaydın'ın etli pidesi: Eti kendi çiftliklerinden sağladıkları için yıllardır aynı lezzette.
71. Anadolu Kavağı'nda midye tava: Ekmek arası, tarator soslu iki çöp midye tava, Boğaz'a karşı en büyük keyiftir. 72. Erenköy'de sokak simitçisi: Erenköy'de Starbucks'm karşı kaldırımındaki simitçiyi deneyin. Simidi ikiye bölüp arasına krem peynir ve zeytin ezmesi sürüyor. Simit Sarayları'ndan çok daha çıtır.
73. Köprüaltı'nda balık: Altınboynuz manzarasına karşı hesaplı yemek için doğru adres buradaki 'balıkekmek'çiler.
74. Çengelköy hıyarı: Çengelköy'ün salatalığı daha körpe, hoş kokulu ve kütür kütürdür. Haziran 20'den Temmuz 10'a kadar çıkar. Bu tarihler dışında Çengelköy'den geldi denilirse sakın ola aldanmayın!
75. İmroz'un hamsisi: Zeytinyağında kızarmış, çıtır çıtır ve üzeri kekikli servis edilir.
76. Tuğra'nın Osmanlı usulü tavuk çorbası: Çırağan Sarayı'ndaki Tuğra'da tavuk suyu çorba özel bir tarifle, yoğurt ve pırasa katılarak hazırlanıyor.
77. Pandeli'nin böreği: Mısır Çarşısı'nın girişindeki restoranda masa bulabilirseniz, üstünde bir parça dönerle servis edilen böreği denemelisiniz.
78. Refik'in gül işkembesi: Asmalımescit'teki Refik mezeleriyle meşhurdur.
Bu mezelerden en ilginci gül işkembesi. 79. Ortaköy'ün kumpiri: Bol kaşarlı, sosisli, salamlı, Rus salatalı, mayonezli, ketçaplı dev kumpir için Ortaköy girişindeki çift sıralı kumpircilerden birini seçebilirsiniz.
80. Padişah Sofrası'nın közde pilici: Şişli'deki mekânın özelliği, piliç ve kuzuyu tamamen doğal odun ateşinde pişirmesi. Hem lezzetli hem çıtır oluyor.
81. Fatih Sarmacısı'nın sarması: İçine bolca kayısı marmeladı sürülüp rulo yapılmış, şerbete yatırılmış, büyükçe bir pandispanya. 60 yıldır aynı ufak dükkânda satılır.
82. Asri Turşucu'nun turşusu: Sırrı kullanılan koruk ve Uludağ suyunda saklı. Klasiklerin yanı sıra bamya ve erik gibi çeşitler de var.
83. Arnavutköy'ün çileği: Artık çilek deyince kocaman, tuhaf şekilli hormonlu bir meyve geliyor aklımıza. Arnavutköy'ün pembebeyaz, mis kokan çilekleri nadir bulunuyor.
84. Emirgan Çınaraltı'nın çay ve poğaçası: Burada 'tavşankanı' çay içme keyfi bambaşka. Bunca yeni, alternatif su kenarı kahvaltı mekânına rağmen.
85. Lacivert'in uskumru dolması: Pirinçten çok soğan içeriyor. Asıl sırrı ise içine katılan kişnişte.
86. Beyaz Fırın'ın paskalya çöreği: Kadıköy Çarşısı'ndaki eski dükkândan farklı olarak Çiftehavuzlar'da 'modernize' çeşitler de var. Ama paskalya çöreği her zaman bir numara.
87. Hacıbekir'in akide şekeri: Anlatmaya gerek var mı? Lokumları da nefistir ama asıl akideleri oyuncak gibidir.
88. Giritli'nin ahtapotu: Minyatür kaselerde gelen tüm mezeleri ayrı güzellikte ama salkım saçak gelen ehlileştirilmemiş görüntüdeki pamuk ahtapotu, rüyalara giren cinsten.
89. Mavi'nin patlıcanlı börekitası: Nişantaşı'ndaki Mavi, yıllardır değişmeyen buluşma noktalarından. Krepleri, salataları, çeşidi az olsa da tatlıları hep iyidir ama patlıcanlı börekitası az bulunur özelliktedir.
90. Todori'nin marine edilmiş çiğ balığı: Caddebostan'daki Todori, 'karşı'nın en iyi balıkçılarındandır. Başlangıçlardan marine çiğ balığı, balık köftesi ve uskumrusu müthiştir.
91. House Cafe'nin naneli limonatası: Şehrin göbeğinde, ıhlamur ve dut ağaçlan altında yapılan çok özel bir keyif.
92. Çeşni'nin işkembe sotesi: Çiftehavuzlar'daki mütevazı et lokantası, damağınızı delirtebilecek kudrette bir işkembe sote yapıyor; güveçte.
93. Set'in balık kokoreci: Kireçburnu'ndaki Set'in her şeyi taze ve lezizdir. Balık kokoreci başka dünyalara götürür.
94. Pera Palas'ta 5 çayı: Süslü koltuklara kurulup, 'kuru pasta' ile bir fincan çay içmeyeli ne kadar oldu?
95. 'Sabırtaşı'nın içliköftesi: İstiklal Caddesi'ndeki 'Sabırtaşı' Ali amcanın doyumsuz içliköftelerini, eşi evde yapar.
96. Zencefil'in sebze salatası: Vejetaryen lokantası Zencefil'de kabaklı, soya fasulyeli sebze salatasını denemelisiniz; üzerinde nar taneleri bile var. Yanında Zencefil'in özel ekmeklerinden de isteyin.
97. Antre'nin peynirleri: Tam 35 çeşit Türk peyniri var burada. Peynir konusunda seçiciyseniz uğrayın.
98. Has Ekmek Fırını'nın ekmeği/pidesi: Çınaraltı kahvaltılarında Çengelköy'deki Has Ekmek'in simitleri, pideleri çok iyi gider. 150 yıllık fırında her daim 'Ramazan pidesi' bulmak mümkün. Üstüne 'şifa' denilen özel bir karışım sürülen pideler odun fırınında pişiriliyor.
99. Kanaat Lokantası'nın 'sorbe'si: Üsküdar'daki Kanaat'in sorbe havasındaki meyveli dondurmaları meşhurdur. Katkı maddesi yok, salep Yozgat'tan, süt Çekmeköy'den...
100. Hünkar'ın ılık irmik helvası: Feridun Ügümü'nün özel tereyağlı, ılık irmik helvası, tatlıyla hiç işi olmayanları bile teslim alır.
Kaynak : Anonim
|
|
|
 |
Bir Bardak Çay Keyfi
ÇAY VE SAĞLIK Keşfedildiğinden bu yana çayın, sağlığa yararlı birçok yönü olduğu düşünülmüştür ve modern araştırmalar da yüzyıllar boyu ileri sürülenlerin doğru olduğunu göstermektedir. Çayın en önemli özelliği tamamen doğal bir ürün olması, kokulu çaylardaki çiçek, meyve veya baharatlar hariç hiçbir yapay renklendirici, koruyucu ve kokulandırıcı içermemesidir. Ayrıca sütsüz ve şekersiz alındığı sürece kalorisi yoktur ve vücudun su dengesinin korunmasında önemli bir rol oynar.
Çay doğal olarak florür içerdiği için, diş minesini kuvvetlendirir ve ağızdaki bakterileri kontrol altında tutarak plak oluşumunu azaltır, diş eti hastalıklarına karşı koruma oluşturur. Yapılan araştırmalar, hem yeşil hem de siyah çayların tüketilmesinin kanser riskini -özellikle akciğer, bağırsak ve cilt kanseri- azaltabileceğini göstermektedir. Siyah çayın bileşenlerinin antioksidan etkisinin olabileceği, kanser yapıcı hücrelerin oluşmasını engelleyebileceği düşünülmektedir. Geçtiğimiz yıllarda yapılan çeşitil araştırmalar çayın kalp hastalıkları, felç ve tromboza karşı olası etkilerini göstermektedir. Çaydaki kafeinin kalp ve dolaşım sistemi için hafif bir uyarıcı olabileceği ve böylece arteoskleroz (damar sertliği) olasılığını azaltabileceği düşünülmektedir. Ayrıca çaydaki polifenollerin, kolekstrolün damarlar tarafından emilmesini ve kan pıhtılarının oluşmasını engellediğine de inanılmaktadır.
Çaydaki kafein, konsantrasyonu artırabilir, tat ve koku alma duyularını güçlendirebilir. Çayın hazım sağlayan sıvıları, böbrekler ve karaciğer de dahil olmak üzere metabolizmayı uyarır. Böylece toksinlerin ve diğer istenmeyen maddelerin vücuttan atılmasına yardımcı olur.
ÇAY ÇEŞİTLERİ Assam: 1830’larda Hindistan’ın kuzeydoğu vilayetlerinden Assam’da İskoçyalı Robert Bruce tarafından keşfedildi. Koyu renkli, güçlü ve kokuludur.
Seylan: Küçük kalite farklılıkları ile Sri Lanka’dan gelen her çay bu cinstendir. Ne kadar yüksekte yetişirse o kadar kalitelidir. Hoş kokulu ve aromalıdır.
Darjeeling: Dünyanın en kaliteli çaylarından biridir. Nepal yakınlarındaki dağların doruklarında yetişir. Çayların şampanyası da denilen Darjeeling’in tadı misket ya da frenküzümüne benzetilir.
Earl Grey: Darjeeling, Assam, Seylan siyah çaylarından birisi ile bergamot yağının özel uyumunu yansıtır.
English Breakfast: Güne iyi bir başlangıç için, Hindistan ve Seylan’ın güçlü çaylarından bir harman.
Formosa Oolong: Aroması şeftaliyi andıran Tayvan mahsulü.
Gunpowder: Toplandıktan sonra yapraklarının sıkıca sarıldığı yeşil Çin çayı. Tad ve aroması ince ve kırılgandır.
Jasmine: Yasemin çiçekleri eklenmiş yeşil ya da siyah ve yeşil çay karışımı.
Lapsang Souchong: “Souchong”, Çin orijinalinde çayın büyük yapraklarını tanımlar. Kuvvetlidir, duman rengindedir ve zengin bir aroması vardır.
Orange Pekoe: “Pekoe” çayın küçük olan yaprak boyutlarını tanımlar. Bu siyah çay kökenine ve işlenmesine bağlı olarak aromasında çeşitlilik gösterir.
ÇAY DEMLEMENİN ALTIN KURALLARI
Taze ve soğuk su kullanın.
Daha iyi bir demleme ısısına ulaşmak için demliği ısıtın.
Çayın ölçüsüne dikkat edin; fazla çay koymak hem ekonomik değildir hem de çay acı olur.
Su kaynadığı anda, suyu demliğe ekleyin.
Tüm lezzetin açığa çıkabilmesi için 3-5 dakika demleyin.
Eğer çayınızı süt ile içmek istiyorsanız daha iyi karışması için fincana önce sütü koyun.
Çayı kuru, hava almaz bir kapta muhafaza edin.
ÇAY NASIL SAKLANIR? İyi işlenmiş siyah çaylar, vakumlu ambalajlarda veya kapalı teneke kutularda iki yıla kadar dayanabilmesine rağmen, çayın tam olarak ne zaman toplandığını tespit etmek zor olabilir. Çoğu çaylar, deniz yoluyla taşındığı için satış noktalarına varmaları birkaç ay sürer. Yalnızca, mevsimlerin belirgin olarak ayırdedilebildiği bölgelerde yetişen, Darjeeling gibi birinci ve ikinci sürgünlerden alınan çayların toplanma zamanı belirlenebilir. Örneğin, haziran ayında satılan birinci sürgünler üç aylıktır. Bunlar gibi narin siyah çaylar en fazla altı ay dayanır ve bu durum yeşil çaylar için de geçerlidir. Çayı koyu renkli ve hava almaz bir kap içinde, rutubet ve buğulaşma tehlikesi olmayan bir yerde saklayın. Baharatlardan ve keskin kokulu yiyeceklerden uzak tutun çünkü çay kolayca bozulabilir.
İYİ ÇAY İÇİN BİRKAÇ ÖNERİ
Su on saniyeden fazla kaynayıp fokurdamamalıdır yoksa gereğinden fazal oksijen kaybeder.
Soğumuş suyu asla yeniden kaynatmamak gerekir.
Demlenmiş çayı porselen çaydanlığa boşaltmadan önce bir kez karıştırın.
Yeşil çay, altlığı olmayan fincanla, siyah çay ise altlıklı fincanla sunulur.
Demliğin, çaydanlığın ve çay bardaklarının metal olmamaları ve deterjanla yıkanmamaları gerekir.
Metal çaydanlıkta yapılan çayda metal tadı olur.
ÇAYLA İLGİLİ DİĞER BİRKAÇ NOT Çay bitkisinin uçlarında ve dallarında küçük çiçekler açar. Meyve üç gözlü kapsüldür. Çay bitkisinden yalnızca çay elde etmek için değil, ilaç üretmek için de yararlanılır. Thea Sinensis ve Thea Assamica (Theaceae) çaygillerin ekonomik açıdan en ilginç olanlarıdır. Literatüre bakılırsa, özellikle de tropik ve astropik ormanlarda, 28 cins ve 520 türde karşımıza çıkar. Çayın işlenmesi; soldurma, kıvırma, mayalama ve kurutulmayla yapılır. Dört kilo yeşil yapraktan yaklaşık bir kilo çay elde edilir. Avrupa’ya ilk çay 1610 yılında, o sırada henüz sekiz yıllık bir geçmişe sahip olan Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası’nın bir gemisiyle geldi. Buzlu çay, 1904’te Saint Louis Dünya Fuarı’nda icat edildi.
Kaynak: www.ntvmsnbc.com
Kahvenin anavatanı hakkında bugün artık tartışmasız kesin bilgilere sahibiz. Güney Etiyopyanın yüksek yaylaları, yabani kahve bitkisinin doğal olarak yetiştiği bölgedir. Çok eski zamanlardan beri yerli halk bu bitkinin tanelerini un haline getirip bir çeşit ekmek yapıyordu.
Kahvenin Etiyopyadan sonraki ilk durağı Yemendir. Daha sonra Arabistan yarımadasının iç kesimlerine yayılmış, 1511de Mekkede Hayr Bey tarafından yasaklanmış, ardından büyük bir hızla Kızıldeniz ticaret yolunu izleyerek Nil vadisine ulaşmış, buradan da Kahireye girmiştir.
El-Ceziriye göre, kahveyi Yemene götüren kişi, Cemaleddin Ebu Abdullah Muhammed İbn Saiddir. Yemenin ticaret limanı Adende ikamet ettiği süre boyunca tarikat çevresiyle yakın ilişki kurmuş ve kahvenin yaygınlaşmasında öncü rol oynamıştır.
Mekke'de ulema tepkisine yol açarak yasaklanan kahvenin aynı dönemde Kahire sokaklarına taşan bir ilginin odağı haline gelmesi, serbestçe alınıp satılması, bu keyif verici içeceğin aynı zamanda ticari bir tüketim maddesine dönüştüğünün göstergesidir.
KAHVEYİ AVRUPAYA TANITAN KİŞİ
Prospero Alpinus adlı botanikçi, 1580-1583 döneminde Venedikin Mısır konsülü olan Giorgio Emonun bilimsel danışmanı sıfatıyla Akdenizin bitki örtüsünü araştırmak için Kahirede kalmış ve burada Halil Bey adındaki bir Türk yöneticinin bahçesinde kahve bitkisini inceleme fırsatını bulmuştur. Alpinusun 1592de yayınladığı De Plantis Aegypti Liber adlı kitabı, kahveyi Avrupaya tanıtan ilk bilimsel kaynak olarak kabul edilir.
Botanikçilerin kahvesi bilimsel açıdan ilginç bir bitkidir ama, insana keyif vermez. Bu keyfi ilk keşfedenler dünya nimetlerinden el etek çekmiş dervişler, bunu bütün insanlığa en geniş ölçekte yayanlar ise bu nimetlere adeta tapan tüccarlardır. Avrupanın kahveyi keşfetmesi, bir bakıma bilimsel merakın ötesinde, Ortaçağ baharat çılgınlığının miras bıraktığı doymak bilmez iktisadi pazarı besleyebilecek yeni bir tüketim maddesinin keşfi anlamına gelmektedir. Yakınçağ Avrupasının haz dünyasına, farklı bir zevk kültürü armağan eden bu esrarengiz içecek, 17. yüzyıldan itibaren artık Doğu-Batı ticaretinin tıkanmaya yüz tutmuş dolaşım sistemine, ihtiyacı şiddetle hissedilen taze kanı sağlayabilecek potansiyele sahiptir.
Kahve ticareti, 17 ve 18. yüzyıllar arasında Avrupadaki siyasi dengeleri belirleyen başlıca iktisadi ögelerden birisi olmuştur. İngiliz, Fransız ve Hollanda şirketlerinin birbirleriyle giriştikleri kıyasıya rekabet sonucu kahve üzerinden sağlanan zenginlik, artık Avrupa toplum hayatında bazı önemli dönüşümlere yol açıyordu.
AVRUPADA KAHVE İÇME ALIŞKANLIĞI
Avrupada kahve içme alışkanlığının ilk yerleştiği merkez Venedik olmuştur. 1615te Venedikte açılan kahvehanelerin 1645e doğru bütün İtalyaya dağıldıkları görülür. Kahve 1644te Marsilyada, hemen ardından da Lyondadır. Fransanın iç kesimlerine doğru hızla ilerleyen bu önüne geçilemez alışkanlık, 1669da Türk elçisi Süleyman Ağa tarafından Paris sosyetesine tanıtılır.
BURJUVAZİYE SESLENEN MEKANLAR
1650de Londrada İngiliz aristokratları tarafından beğeniyle karşılanan ve şöhretleri bugüne kadar ulaşan bir dizi kahvehane, 17. yüzyılın ikinci yarısında şehrin gündelik hayatındaki yerlerini almışlardır. Pariste entellektüel faaliyetlerin merkezi haline gelen kahvehaneler, Londrada daha farklı bir çevreye, yükselen burjuvaziye seslenen mekanlar olma özelliğini kazanırlar.
İSTANBULDA KAHVEHANELER
İstanbulda ilk kahvehane 1554-1555 yılında, Tahtakale semtinde, Halepli Hakem ve Şamlı Şems adında iki Arap kökenli tüccar tarafından açılır. O tarihlerde Tahtakale, şehrin önemli ticaret merkezlerinden birisi olarak dikkat çekmektedir.
KANUNİ DÖNEMİNDEN 4. MURAD'A...
Kanuninin saltanat yılları, kahve içme alışkanlığının şehir hayatında henüz yeni kökleşmeye başladığı bir dönemi kapsamaktadır. İlk kahvehanenin açılmasıyla, padişahın ölüm tarihi olan 1566ya kadarki zaman zarfında kahve, şehir halkı tarafından tanınmış, ancak içildiği mekanlar birer muhalefet odağı niteliği kazanmamıştı. Ayrıca padişahın bu yeni içecekten zevk aldığı ve Topkapı Sarayında bir 'kahvecibaşılık' görevi tahsis ettiği bilinmektedir. Bunlar dikkate alındığında, Osmanlıda ilk yasaklama olayının bu zaman diliminde gerçekleşmediği sonucuna varabiliriz. Ebusuud Efendinin kahve yasağıyla ilgile metni, 2. Selim dönemine (1566-1574) tarihlendirmek daha doğru olabilir. Bu dönemden itibaren ulemanın dikkati, kahve alışkanlığının şehir hayatında doğurduğu sosyo-kültürel sonuçlar üzerinde yoğunlaşmış ve 1633te 4. Murad tarafından konulan şiddetli yasağın hukuki zemini yine bu çevre tarafından hazırlanmıştır. İstanbul kahvehaneleriyle ilgili bu yasak, önce halk arasında 'Koltuk kahvehaneleri' olarak tanınan gizli toplantı yerlerinin faaliyete geçmesiyle etkisini kaybetti. 4. Muradın 1640da ölümünden sonra tamamen gündelik hayattan silindi.
KAHVEHANE TÜRLERİ
Başta İstanbul olmak üzere, Osmanlı şehirlerinde iki genel toplanma tipinden söz etmek mümkündür. Bunlardan birincisi 'Mahalle Kahvehaneleri', ikincisi de 'Esnaf Kahvehaneleri'dir.
MAHALLE KAHVEHANELERİ
Mahalle kahvehaneleri, İstanbulun yanısıra Anadolu ve Balkan şehirlerinde karşımıza çıkan en yaygın sosyalleşme mekanlarıdır. Buraları sadece sohbet mekanları değil, aynı zamanda dini-destani kitapların okunduğu ve çeşitli oyunların oynandığı yerler olmuştur. 16. ve 17. yüzyıllarda İstanbulu ziyaret eden batılı seyyahlar, bu mekanlarda en çok tavla ve satranç oynandığını, buna karşın Avrupada rağbet gören kağıt oyunlarının hiç tanınmadığını kaydetmektedirler. Müslüman mahallelerinde kahvenin yanısıra çeşitli soğuk şerbetlerin de içilebildiği bu mekanlar, özellikle Hıristiyan cemaatlerin oturdukları mahallelerde müşterilerine alkollü içecek de veren bir meyhane olma özelliğini de taşımışlardır.
ESNAF KAHVEHANELERİ
Esnaf kahvehaneleri ise şehrin daha çok ticaret bölgeleri sayılan Beyazıt, Aksaray, Eminönü, Galata ve Üsküdarda yoğunlaşmışlardır. Bu kahvehaneleri birer lonca merkezi olarak da tanımlamak mümkündür.
Kaynak :www.mutfakrehberi.com.tr
|
| Şarap
|
|
 |
http://www.istanbulrestaurants.com/article.php?id=12 Tarihçe Şarap 8000 yıllık bir kültüre sahiptir.Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan eski kentlerde, yığınlar halinde üzüm çekirdekleri bulunmuştur. Dinsel bir tema olarak algılanan şarap, her toplumda bir de şarap tanrısının var olmasına neden olmuştur. Mısırlılar tanrılarına Osiris, Yunanlar Dionysos, Romalılar ise Bacchus adını vermişlerdir. Tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarından Tevrat ve İncil'in büyük tufanı anlatan bölümleri başta olmak üzere, çeşitli bölümlerinde asma ve şaraptan sıkça söz edilmektedir.
Hristiyanlar, şarabı İsa'nın kanı, Tanrı'nın lütfu olarak kabul etmişlerdir. Büyük tufandan sonraki olaylarla başlayan İncil'de, Nuh Peygamber'in kültüre aldığı bitkiler arasında asmanın öneminden bahsedilmektedir. Şaraptan alınacak tat, şarabın kalitesine bağlı olduğu kadar şarabın sunumuyla da yakından ilgilidir. Kadehin kalitesi ve biçimi, şarabın görünümünde ve özellikle de alınabilecek kokuda önemli bir rol oynar. Bir şarabın içerdiği aroma ve buke miktarının ne kadarının bir kadehten koklanabileceği birbiriyle ilişkili dört ana faktöre bağlıdır:
1)Kadehin biçimine, 2)Şarap kadehe konurken veya konduktan sonra sallandığında oluşan şarap bulaşmış iç yüzeye, 3)Aroma maddelerinin sirkülasyon yapabildiği, gelişip, yoğunlaşabildikleri, şarap yüzeyiyle kadeh ağzı arasındaki iç bölgeye, 4)Kadeh ağzı büyüklüğünün, gövdesine oranına (Bu oran çok ince ayarlanmalıdır. Aroma maddeleri kadehten çıkabilmeli ama kısa bir sürede de tükenmemelidirler.). (www.hayyam.com)
Şarap Saklarken Nelere Dikkat Edilmeli? Şarabı diğer içkilerden ayıran en önemli özelliklerden biri yaşayan bir varlık olmasıdır. Oldukça hassas bir yapıya sahip olan şarap, uygun saklama koşullarında korunmazsa bozulur ve gelişimini sürdüremez. Tarih boyunca şarabı bozulmadan saklayabilmek için çeşitli kaplar ve yöntemler kullanılmıştır. Şaraba çeşitli lezzet ve kokuların geçmesini sağlayan fıçılar genellikle meşe ağacından üretilmektedir. Gözenekli bir yapıya sahip meşe fıçılar, çok az miktarda oksijeni şaraba geçirerek sağlıklı gelişimini sürdürmesini sağlarlar. Şarabın saklandığı bir diğer kap da bilindiği gibi şişedir. Şaraba herhangi bir lezzet katkısı olmayan şarap şişelerinin yatık saklanmasının sebebi, mantar tapasının sürekli şarapla temas etmesini sağlayarak, kurumasını ve çatlaması engellemektir.
Şarapların saklandığı yerin ısısı şaraplarıyla ünlenmiş Fransız şatolarının taş mahzenlerinin ya da güneş ışığı almayan ve şömine bulunmayan serin odalarının sıcaklığında olmalıdır ki, bu sıcaklık 16 – 18 °C civarındadır.
Şarap Satın Alırken Nelere Dikkat Edilmeli? Şarap satın alırken dikkat edilmesi gereken unsurların en önemlisi doğru şarap seçimidir. Her şarap eskitilmeye elverişli değildir. Şarap satın alırken dikkat edilmesi gereken diğer bir önemli husus da, şarabın satın alındığı mekanın sahip olduğu saklama koşullarıdır. Doğru saklama koşullarına sahip olmayan mekanlarda satılan şarapların bozulma ya da özelliklerini yitirme riski vardır. Şarap’la ne yenmez?
Şarabın yemek masasında üç düşmanı vardır:
Sirke; örneğin çok fazla sirke katılmış bir salata
Çok keskin bir ekşiliği olan yiyecek ve içecekler (limon gibi)
Yağ (örneğin bazı çok yağlı yapılan balık türleri, özellikle kırmızı şaraba metalik bir tat verebilir)
Son Güncelleme : 02/06/2003 |
Küresel iklim değişimi ve onun en önemli işaretlerinden biri olan küresel ısınma zamanımızın en önemli problemlerinden. Bunun çözümünde birey olarak bize de önemli görevler düşüyor. Bu nedenle gelişmiş ülkelerde bireyi hedef alan kampanyalar, küreselleşen dünyada artık dışarıda yemek yemeyi, uzak mesafelere gezmek ve alış veriş amaçlı seyahatleri kısıtlayıp, yerli malı kullanılmasını salık veriyor!.. İşte birey olarak küresel ısınmayı durdurmak için yapmamız tavsiye edilen en önemli 10 şey:
1. Bilgilen! Anlamadığınız bir şeyi çözemezsiniz. Ne konuştuğunuz hakkında bilgilenin, araştırmacı olun, daha fazla ve sürekli öğrenin. Herkes doğruyu söylemiyor! Her okuduğunuza ve gördüğünüze de inanmayın. Doğru kaynaklardan iklim değişimi problemini ve çözüm yollarını öğrenin ki insanlara onun hakkında bir şeyler anlatabilesiniz ve birilerinden çözüme yönelik istekte bulunabilesiniz.
2. Ağaç dik. Varsa kendi bahçenize, evinizin etrafına veya komşularınız ile birlikte yerel yönetimlere başvurarak yollara, vb boş yerlere ağaç dikin. Ağaçlar, havadaki karbonu alıp oksijen verirken aynı zamanda kışın rüzgârı kesip buharlaşma ile olan soğumayı önleyip evlerimizin ısıtma faturasını; yazın ise gölge yaparak soğutma ihtiyacını azaltıp enerji faturası ve dolayısı ile fosil yakıtı kullanımını azaltabilir.
3. Enerjiden tasarruf et. Kışın eviniz çok sıcak olunca serinlemek için pencereleri açmayın; kaloriferleri kısın. Isıtıcıyı daha fazla açmak yerine sizi sıcak tutacak giysiler giyin. Normal ampulleri floransan vb tasarruflu ampuller ile değiştirin. Böylece yılda 1.5 ton sera gazı üretmemiş olursunuz. Aynı zamanda hem elektrik faturanızı azaltabilirsiniz, hem de sık sık ampul değiştirmek zorunda kalmazsınız. Kısa duşlar alın. Çamaşır makinesini kullanmak için yeterince çamaşırın birikmesini bekleyin. Yazın kavurucu güneşin içeriye girmesini perdeleri kapatarak önleyin. Sıcak günlerde klimayı açmak yerine daha hafif, bol giysiler giyin ve vantilatör kullanın.
4. Elektrikli aletleri düğmesinden kapat. Kullanmadığımız zaman ışıkları, televizyonu, bilgisayarı, ısıtıcıları, vb elektrikli aletleri açık bırakmayın. Tembellik edip TV, bilgisayar, vb. elektrikli aletleri standby’da da bırakmayın. Bilgisayar ve TV’leri de kullanmadığınız zaman düğmesinden kapatın. Şarj aletlerini saatlerce fişte bırakmayın. Nadiren kullanılan veya kullanılmayan elektrikli aletlerin ise fişini çekin. Böylece ailece karbon dioksit emisyonunuzu yaklaşık olarak yüzde 10 veya daha fazla azaltabilirsiniz.
5. Alış verişini olduğun yerde yap. Yerel mağaza, alış veriş merkezlerinden ve pazarlardan alış veriş yapın. Yerli malı kullanın. Alış veriş için seyahat etmek sera gazlarını artırır. Ayrıca dışarıdan getirilen malların uçak ve kamyonlar ile büyük miktarlarda fosil yakıtları kullanılarak uzun mesafeler taşındığını unutmayınız.
6. Daha az ve kısa mesafelere seyahat et. Zorunlu olmadıkça tatil için çok uzaklara gitmeyin. Uçak gibi büyük miktarda fosil yakıtı kullanan araçlar ile seyahat etmekten sakının. Aracınıza binmeyerek büyük bir fark yaratabilirsiniz; evinizin etrafında 3 km’lik mesafeleri yürüyün veya bisiklete binin. Toplu taşıma araçlarını veya özel otomobilleri ortaklaşa kullanın. Araç kullanma alışkanlıklarınızı değiştirin; unutmayın otomobiller çok hızlı sürülmediklerinde daha az benzin yakar.
7. Güneş enerjisi kullan. Mümkün olduğunca güneş enerjisi kullanın. Güneş enerjisi ile doğanın dengesini bozmadan sıcak su elde edebilir, evinizi ısıtabilir ve elektrik enerjisi üretebilirsiniz. Hükümetlerden temiz enerjinin yaygınlaştırılmasını ısrarla isteyin.
8. Yemek pişirmeyi öğren ve evde ye. Evde pişirip yemek, sadece daha ekonomik değil, aynı zamanda seyahat etmeyeceğiniz için fosil enerjisinden tasarruf sağlayarak küresel ısınma probleminin çözümüne de katkıda bulunur.
9. Az tüket, yeniden kullan, geri döndür. Plastik vb maddelerin kullanımını ve çöp üretimini azaltın. Alış verişte aldığınız ürünler aşırı paketlenmiş olmasın. Mümkünse bu tür çevreye zararlı maddeleri fazlaca satın almayın. Mevcut plastik alış veriş torbaları gibi şeyleri tekrar kullanın. Alış veriş torbalarınız ve satın aldığınız ürünlerin ambalajları geri dönüşümlü olsun. Çöpleri asla yakmayın…
10. Karar vericilerine yaz ki, iklim değişimi problemine karşı duyarlı olduğunuzu bilsinler. Birey olarak burada sırlananları uygulayarak önemli bir fark yaratabilirsiniz, fakat aynı zamanda idareciler, sanayiciler de üstüne düşenleri yapmalı. Bu nedenle küresel iklim değişimi hakkında ki düşüncelerinizi gazetelere, belediye başkanlarına, milletvekillerine ve hükümet üyelerine bildirin. Onlardan enerji verimliliği ve tasarrufu için önlem almalarını, temiz enerji kaynaklarının geliştirilmesini ve daha çevreci ulaşım araçlarının yaygınlaştırılmasını, vb şeyleri isteyen. Enerji tasarrufu, ağaç dikme, çevre koruma, vb konularda çalışan sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarına da katılın…
Unutmayın kişisel tercihlerinizin küresel iklim değişimi ve bizi yönetenlerin üzerinde büyük etkisi var. Bu nedenle, tercihinizi lütfen bugünden yarını düşünerek doğru yapın…
|
Küresel Isınmaya Bireysel Katkınızı Hesaplayın
|
|
Doğa dostu bir melek misiniz yoksa bol tüketip çevreyi katleden bir cani mi? Kâğıdınızı kaleminizi elinize alıp Mark Lynas’ın Carbon Counter kitabında gösterdiği yöntemle bir hesap yapın ve küresel ısınmadaki kişisel katkı payınızın ne kadar olduğunu bulun.
Dünyada yaşayan herkesin küresel ısınmada payı var. Peki ama ne kadar? Bir yılda ne kadar yakıt harcıyor, ne kadar elektrik tüketiyorsunuz, uçak ve otomobil ile kaç kilometre yapıyorsunuz? Mark Lynas’ın The Guardian gazetesinde yayınlanan It's Carbon Judgment Day başlıklı yazısındaki adım adım hesaplama yöntemi ile tüm bunları hesaplayarak sebep olduğunuz karbon emisyonunun ne kadar olduğunu, dolayısıyla küresel ısınmadaki bireysel payınızı belirlemeniz mümkün. Elektrik ve doğalgaz faturalarınızı, hesap makinenizi, kağıt-kaleminizi elinize alın ve yaşadığınız hayat tarzıyla dünyaya zararınızın ne düzeyde olduğunu hesaplayın.
1. Isınma Ve Gaz
Evlerde en büyük enerji harcaması ısınma için yapılıyor. Bu yüzden küresel ısınmada rolü büyük. Üzerinizi kalın giyinip kalorifer ya da sobayı az çalıştırarak ve ısı kaybını önlemek için evde yalıtımı sağlayarak zararınızı azaltabilirsiniz. İngiltere’de yapılan istatistiklere göre küçük bir evin ısınması için bir yılda harcanan gaz miktarı ortalama 10000 kilowattsaat, orta büyüklükte bir ev için 20500 kilowattsaat, büyük bir ev için ise 28,000 kilowattsaat. Peki siz ne kadar harcıyorsunuz?
Doğalgaz faturanızı elinize alın ve kaç kilowattsaat gaz harcadığınıza bakın. Ancak bize yıllık miktar gerekiyor. Faturanızda o ay için “tüketilen enerji miktarı” kilowattsaat (kWh) olarak veriliyor. Son bir yılın faturalarından bu miktarları alt alta yazarak toplarsanız yıllık gaz tüketiminizi bulmuş olursunuz. Bağlı olduğunuz dağıtım şirketini arayarak da bunu öğrenebilirsiniz. Örneğin İstanbul’da yaşıyorsanız İgdaş’ı arayabilir ya da www.igdas.com.tr internet adresindeki online işlemler bölümüne girererek son 12 ay boyunca yaptığınız doğalgaz tüketim miktarını metreküp cinsinden öğrenebilirsiniz. Bu 12 ayın toplamını kilowattsaat’e çevirmek için 11 ile çarpın. Ve işte yıllık doğal gaz tüketiminiz! Sebep olduğunuz karbon emisyonunu bulmak için ise bu rakamı 0.19 katsayısı ile çarpın.
Eğer sıvı yakıt kullanıyorsanız yılda kaç litre yakıt harcadığınızı belirleyin ve bu miktarı bu kez 2.975 katsayısı ile çarpın.
Eğer kömür yakıyorsanız bir yılda yaktığınız kömür miktarı kaç kilogram ise, bunu 2 ile çarpın.
Kişisel katkınızı belirlemek için çıkan rakamı evdeki yetişkin sayısına bölün. Yalnız yaşıyorsanız faturanın tamamı size kesiliyor demektir.
Birinci bölümde ortaya çıkan bireysel karbon emisyonunuzu not edin.
2. Elektrik
Kullandığımız elektronik cihazların çeşidi arttıkça evlerde kullanılan elektrik miktarı da artıyor. Öncelikle evi kahve makinası gibi gereksiz aygıtlarla doldurmaktan vazgeçin, televizyonu, bilgisayarı standby (bekleme)’da bırakmayın, şarj aletiyle işiniz bitince mutlaka fişten çekin. İngiltere’deki istatistiklere göre küçük evlerde yıllık elektrik harcaması 1650 kWh, orta büyüklükteki evlerde 3300 kWh, çok büyük evlerde 5000 kWh civarında. Peki siz ne kadar harcıyorsunuz?
Elektrik faturanızda “ortalama günlük tüketim” miktarınızı göreceksiniz. Eski faturalarınızdan bunun ortalamasını bulup 365 ile çarparak aşağı yukarı yıllık tükteminizi bulabilirsiniz. Ama daha doğru bir hesap için bağlı bulunduğunuz elektrik dağıtım şirketini arayarak son bir yılda harcadığınız elektrik miktarını kilowattsaat olarak net bir şekilde öğrenmek de çok kolay. Örneğin İstanbul’da Ayedaş yetkilileri telefonda son bir yılda yaptığınız elektrik harcamasını hemen söylüyor. Bu miktarı karbon emisyonunuzu bulmak için 0.43 katsayısıyla ile çarpın. Ve tabii kişisel payınızı belirlemek için ortaya çıkan rakamı evdeki yetişkin sayısına bölün.
Elektrik tüketiminizle sebep olduğunuz bireysel karbon emisyonunuzu bir kenara yazın.
3. Ulaşım
Öncelikte otomobil sahibi iseniz yılda kaç kilometre kat ettiğinizi hesaplamanız gerekiyor. Ancak otomobilinizin markası ve tükettiğiniz yakıt cinsi çok önemli. Otomobilinizin markasını, modelini ve kullandığınız yakıt türünü, www.vcacarfueldata.org.uk internet adresindeki otomobil işaretine tıklayarak buradan seçebilir ve kendi otomobilinizin karbon emisyon miktarını görebilirsiniz. Örneğin Honda Civic için bu rakam 145, Renault Meganlar için 160 – 200 arası, Ford Focus için 220, Cherokee Jeep için 285… Sizin otomobiliniz için verilen rakamı bir yılda katettiğiniz kilometre miktarıyla çarpın. Ortaya çıkan rakamı da kilogram cinsine dönüştürmek için 1000’e bölün. İşte otomobilinizle bir yılda sebep olduğunuz karbon emisyonu! Eğer bu yolculukları tek başınıza yapmadıysanız otomobildeki kişilerin sayısına bölüp zararı paylaşabilirsiniz. Ortaya çıkan rakamı not edin.
Uçak yolculuklarının zararı çok daha büyük. Çünkü jet yakıtının yarattığı kirlilik atmosferin üst kısımlarına ulaşarak zarar veriyor. Uçak en çok kalkış ve inişte yakıt tükettiğinden Türkiye’den Çin’e gitmek gibi çok uzun mesafeleri kat etmek karson emisyonu açısından otomobille gitmekten çok da farklı değil ama kısa mesafeleri uçakla gitmek ciddi zararlar veriyor. Peki yaptığınız uçak yolculuklarının sebep olduğu karbon emisyonunu nasıl öğrenebilirsiniz? www.chooseclimate.org/flying internet sitesindeki harita üzerinden nereden nereye uçtuğunuzu seçerseniz, site bu uçuşun yarattığı zararı sizin için hemen hesaplıyor. Ayrıca www.carboncalculator.org sitesinden uçuş noktalarını seçerek de bunu ton olarak öğrenebilirsiniz. Bunu kilograma çevirmek için 1000 ile çarpmayı unutmayın. Bu şekilde yapığınız uçuşların sebep olduğu karbon emisyonlarını toplayıp bir kenara not edin.
Toplu taşımanın da etkisi yok değil. Bir yılda tren ile yaptığınız kilometreyi 0.11 ile, otobüsle yaptığınız kilometreyi 0.09 ile, metroyla yaptığınız kilometreyi 0.09 ile ve vapur ile yaptığınız kilometreyi 0.47 ila çarpın. Hepsini toplayıp sonucu not edin.
Otomobil, uçak ve toplu taşımadan payınıza düşen toplamı 3. bölümün faturası olarak bir kenara yazın.
4. Yaşam Tarzı
Yaşam tarzınız küresel ısınmada önemli bir etken. Ancak hesaplamak zor. Bu yüzden kendinize en çok uyan şıkkı aşağıdan seçin.
“Her şeyin en yeni modelini alırım, alışveriş yapmaya bayılırım, paketlenmiş yiyecekler tüketirim” diyorsanız 3000 kg ekleyin.
“Tutumluyum, sadece ihtiyacım olduğunda yeni şeyler alırım, yiyeceklerimi çoğunlukla süpermarketlerden alırım” diyorsanız 2000 kg ekleyin.
“Kendi organik yiyeceklerimi yetiştiririm, yerel pazarlardan alışveriş yaparım, asla mevsimi olmayan yiyecekleri tüketmem” diyorsanız 600 kg ekleyin.
İki grup arasında kaldığınız düşünüyorsanız kendinize arada bir puan da verebilirsiniz. Onu da 4. bölümün sonucu olarak bir kenara yazın.
5. Sonuç
Yukarıdaki dört bölümden elde ettiğiniz rakamları toplayın. İşte sizin bireysel olarak sebep olduğunuz karbon emisyonu miktarı karşınızda. Peki ne kadar suçlusunuz? Küresel ısınmaya bireysel katkınızın derecesini buyurun okuyun.
1000-3000 kg : Ya fazlasıyla çevrecisiniz ya da yalancı.
3000-6000 kg : Çevreye duyarlı bir hayat yaşıyorsunuz.
6000-9000 kg : Sizinki ortalama bir zarar, daha dikkatli olabilirsiniz.
9000-12000 kg : Sınırı aşıyorsunuz, hayat tarzınızda değişiklik yapmalısınız.
12000-15000 kg : Dünyayı mahvedenler arasındasınız, kendinize gelin.
15000-18000 kg : Küresel ısınma konusunda tam bir canisiniz
18000-21000 kg : Felaket! Amerikalılar gibi yaşıyorsunuz.
21000 ve fazlası: Dünyanın geleceği için lütfen kendinizi öldürün!
(Derleyen: Mine Akverdi)
İlk olarak 3 Şubat 2007 tarihli Akşam gazetesinin Cumartesi ekinde yayımlanmıştır. Bir Minare Yazısı
Birçoklarına göre, minare, caminin “mütemmim cüzü”, yani tamamlayan parçasıdır. Bir başka deyişle, bu gibiler için, minaresiz cami olmaz, çünkü böyle bir cami tamamlanmamış, eksik, özürlü bir camidir. Böyle düşünenler arasında, Sinan da vardır hiç kuşkusuz. Elimde herhangi bir kanıt yok ama, onun, yüz yıla yaklaşan uzun yaşamı boyunca, bir gün, tek bir gün bile, Süleymaniye’yi ya da Selimiye’yi minarelerinden yoksun olarak düşlediğini, hiç, ama hiç sanmıyorum. Oysa, günümüz camilerinin birçoğu minaresiz. O camilerde ezan sesleri, kubbeye benzeyen ya da benzemeyen kubbelerinin tepesine konulmuş hoparlörlerden duyuluyor.
Aslında o camiler, birer mimari ucube, hele bizim ülkemiz gibi, bir zamanlar, dünyanın en güzel camilerini yapmış, minarenin camiyle ilişkisini en iyi biçimde çözmüş bir ülke söz konusu olduğunda, cami mimarisinin yüz karasıdır. Ne var ki, aslında, çağdaş olanlar onlardır; çünkü günümüz teknolojisi, Müslümanlar’ı namaza çağırmak için, minareye gereksinim duymamaktadır. Kaldı ki, Peygamber zamanında, ilk caminin, onun evi olduğunu, orada ezanın, evin damına çıkılarak okunduğunu çok iyi biliyoruz. Birkaçı, örneğin Hâkim Camisi dışında, Fâtımiler’in yaptıkları camilerde minare yoktur.
Madalyonun öteki yüzünde ise, tam tersine, camisiz minareler vardır. Böyle minareler, her an Anadolu’nun herhangi bir yerinde karşınıza çıkabilirler. Böyle minareler, benim karşıma Bilecik’te çıktı. Onlar bana hüzün veriyorlar, çünkü onların, eşlerini yitirdiklerini, yaşamlarını yalnız başlarına sürdürmeye çalışan dullar olduklarını düşünüyorum, düşlüyorum. Bunların, şu ya da bu nedenle yıkılan ya da yıktırılan camilerden artakaldıkları bellidir. Ama Robert Hillenbrand, “İslam Sanatı ve Mimarlığı” adlı kitabında, Selçuklular’ın hiçbir binayla ilişkili olmayan, yalnız minareler de inşa ettiklerini, bunların bir zamanlar işaret kuleleri olarak kullanılmış olabileceklerini yazar.
Bir caminin minarelerinin sayısı kaç olmalıdır?
Bu sorunun kesin, matematiksel bir yanıtı yoktur. Bana sorarsanız, tek bir minare bile yeterli olabilir. Ne var ki bu kadarcığı kimselere yetmez; hele bir padişahsa, bir sadrazamsa camiyi yaptıran, hiç, ama hiç yetmez. Ama ilginçtir, egemenliğini sürdürdüğü 600 yıl boyunca irili ufaklı kimbilir kaç cami inşa etmiş olan koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları üzerinde, diyelim ki 10 minareli, diyelim ki 9 minareli, diyelim ki 8 minareli, diyelim ki 7 minareli bir cami yoktur. Bir tanesi, yalnızca bir tanesi, yalnızca Sultanahmet Camisi 6 minarelidir. Dillere destan Selimiye’nin minare sayısı, topu topu 4’tür. Buradan sonra, dünya üzerinde 3 minareli bir caminin ya da mescidin bulunmadığını söylemeye hazırlanırken, İbn Battuta’nın seyahatnamesinde, üç minareli bir mescitten söz edildiğini anımsadım.
Yukarıda, “Kaç minare?” sorusunu, yanıtlayamadımsa da tartışmaya çalıştım. Şimdiyse şu soruyu soruyorum: “Kaç tür minare?”
Minareler çeşit çeşittir. Samarra Ulu Camisi’nin minaresi ki bir ziggurata, dolayısıyla da, Babil Kulesi’ne benzer, Selimiye’nin, nârin kalemlere benzeyen minarelerine benzemez. Kahire’de bulunan Ahmed İbn Tulun Camisi’nin minaresi, Marrakeş’de bulunan Kutubiye Camisi’nin minaresinden farklıdır. Mali’deki minareler başka, Buhara’daki minareler başkadır. Ünlü Arap gezgin İbn Battuta, seyahatnamesinde, Basra’daki Hz. Ali Mescidi’nin minaresinin, Allah’ın adı anılınca, tir tir, zangır zangır titrediğini; Berşane kentindeki bir caminin minaresinin ise, titremeye başlamak için, Allah’ın adının anılmasını beklemediğini; şerefesinin sarsılmasıyla sarsılmaya başladığını söyler. Eğer İbn Battuta Evliya Çelebi gibi değilse, yani eğer uydurmuyorsa, abartmıyorsa, titreyen minarelerin, titremeyen minarelerden çok farklı oldukları yadsınamaz.
Az önce, Samarra Camisi’nin minaresinin bir ziggurata benzediğini ileri sürmüştüm. Ama daha başka şeylere benzeyen, daha doğrusu benzetilen daha başka minareler de vardır. Örneğin, Ziya Osman Saba, “Minareler” başlıklı şiirinin bir dizesinde, “On iki şerefeli uzun minarelerden”, söz eder ve birkaç dize ötede de, “Minareler semaya açılmış kuyulardır” der. Sai Mustafa Çelebi ise “Tezkiretü’l- Bünyan” da, Şehzade Camisi’ni överken, bu yapının “iki minaresi, aydınlık gönüllü bir ihtiyarın önünde ayağa kalkmış, uzun boylu, yakışıklı gençler gibi, hizmete hazır beklemekteydi sanki” diyerekten, Divan Edebiyatı’nın havasını çağrıştıran bir benzetme yapar. Viyana’daki Karlskirche’nin çan kuleleri minarelere o kadar benzerler ki, Ahmed Mithad Efendi, onları görünce “vehleten [birdenbire] yüreğinin hopladığını” hissetmiştir, çünkü onu Avusturya’da yaşayan Müslümanlar için yapılmış bir cami sanmıştır.
İspanya’nın Sevilla kentindeki büyük katedralin “La Giralda” (Pervane) olarak da bilinen çan kulesi, Arap tipi bir minareye benzemekten öte, gerçekten de öyle bir yapıdır. İstanbul’daki Arap Camisi’nin minaresi ise, tam tersine, çan kulesinden bozmadır.
Çağdaş camilerin minarelerine gelince: Bunların kimileri bütün çabalarına karşın, gelenekselin izlerini tam olarak silememiş görünürlerken, kimilerinin minareleri, modern bir heykele çok benzemektedir. Dubaili iş adamı Macid el Futtaim’in, Yunanlı mimar Alexandros Tombazis’e yaptırdığı caminin minaresi böyle bir minaredir.
Buraya kadar, minareyi hep camiyle ilişkilendirerek ele aldım, çünkü, yazımın ta başında da vurguladığım gibi, bu iki mimari öğenin, birbirlerinin “mütemmim cüzü” oldukları kabulünden yola çıkmıştım. Oysa, minarelere çok farklı, hiç beklenmedik yerlerde de raslanmaktadır. Örneğin, bir zamanlar, Atina Akropolü’ndeki Parthenon minareliydi. Sonra, Fransız mühendis Arnaudin’in tasarladığı ve biri Sarayburnu’nu Üsküdar’a; öteki Rumelihisarı’nı Kandilli’ye bağlamasını öngördüğü iki köprünün ikisi de, birçok minareyle süslüdür.
Bana sorarsanız, minareler İslam Mimarisi’nin gökdelenleridirler. Gökdelenler gibi, minareler de, içinde bulundukları kentin siluetine damgalarını vururlar. Bu damga New York’da ve İstanbul’da olduğu gibi, çok güçlü olabilmektedir. Ancak, ikisi arasında, yine de bir fark vardır ve o da şudur: New York’ta Manhattan Adası’nda, istediğiniz, yapabildiğiniz kadar yüksek bir gökdelen yapabilirsiniz. İstanbul’da, hiç değilse, kentin kimi bölgelerinde, böyle bir özgürlüğünüz yoktur. II Abdülhamit’in, jurnalcilerinin de kışkırtmasıyla Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın Çubuklu’da yaptırdığı kasrın kulesinin çok fazla yükselmesinden rahatsız olarak, Hidiv’e gönderdiği mektupta, “İstanbul gibi, İslam’ın gözbebeği olan bir şehirde, cami minarelerinden daha yüksek bir kulenin inşası İslam alemini gücendirebilir. Yaptırılmakta olan kulenin 152 basamaktan fazla olmaması, arzu-u şahanemdir” diye yazması, bunun somut bir kanıtıdır.
June 19, 2004
“Nemelazım be Sultanım!”
Mavi Boncuk | Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mı diye derin derin düşünmeye başlar… Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi ‘ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendiye gönderir… “Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eylede bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olurda izmihlale uğrar mı?” şeklinde mektubunu gönderir. Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendinin cevabı bir bakıma çok kısa bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal alır: “Nemelazım be Sultanım!” Topkapı Sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez.. Yahya efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar: “Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?” Nihayet kalkar,Yahya Efendinin Beşiktaş’taki dergahına gelir.. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar: “Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!” Yahya efendi duraklar: “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.” “İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece nemelazım be sultanım demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.” Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu akıl almaz açıklamasını yapar: “Sultanım!Bir devlette zulüm yayılsa,haksızlık şayi olsa, işitenler de nemelazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir….” Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder,sonra da kendisini böyle ikaz eden bir alime memleketinin sahip olduğu için Allah’a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır… Mektup bugün Topkapı da sergi halindedir…
The History of Turkish coffee
Mavi Boncuk |
There are countless theories as to the origin of Turkish coffee, that distinctive foamy coffee which is cooked slowly in its own special pot over a brazier then served in a tiny cup accompanied by a piece of Turkish delight or some other confectionery. According to some, coffee originated in the Ethiopian city of Kaffa. Others claim that coffee originated in Yemen where it was called "qahwaw" which means "strength" or "fitness" in Arabic.
There are also countless stories as to how it was discovered. The central figure of the most popular is a Yemeni shepherd named Kaldi whose goats began frolicking about excitedly after they had eaten some red berries from a tree. The shepherd was curious and related his story to the local wise men. These sages ate some of these berries as an experiment and discovered that they were able to stay awake easily throughout their all-night worship rituals. The wise men decided that this was truly a sacred medicine. They boiled it into a drink and also used it as a balm for sores. Coffee immediately became popular, particularly as alcohol was forbidden by Islamic teachings. Coffee beans shipped out of the Mocha harbor in Yemen, were also taking on an historic mission, and thus the world discovered the pleasures of drinking coffee.
Sjehab-eddin, a mufti (muhammedan priest) during a trip to Abessinia (now Ethiopia) in the middle of 1400 century, learned to know about the brew which made the need to sleep disappear. The brew had been used and been grown for ages in Abessinia and beyond in the land of Kaffa. Sjehab-Eddin saw that it was good and decided to take bushes back to his hometown Aden in the land known now as Yemen. He especially felt that the dervesch (muhammedan monks), could use the brew to easier manage their nightly meditations. There is also consensus that the first users of coffee were indeed the Sufis who used it as a stimulus to stay awake during late night Thikr "Zikir" (remembrance of God). Coffee spread to the rest of Muslims of Yemen and eventually to all the Muslim world through travellers, pilgrims and traders. It reached Makkah and Turkey sometime in the late 15th century and Cairo in the16th century.
This 'stimulating' effect caused influential religious leaders to forbid the drinking of coffee in 1511, because it had similarly damaging effects to alcohol. Within a very short time this led to the burning of all coffee stores and a ban on sales. But the actual reason for the ban was less the stimulating effect of coffee than the growing number of coffee houses, which were suspected of being the breeding ground for free political thinking. The spread of coffee was not to be stopped that easily, however. Mecca was the hub of many trading routes, so it was only a question of time until the beans also appeared in the big trading cities of Cairo, Damascus and Aleppo. The Yemeni port city of Al-Mukha, a flourishing Red Sea coast trading centre between the Middle East and India, became the main coffee shipping location. It is from here that the strong coffee of the Orient takes its name: mocha.
To make sure that they maintained their world monopoly on coffee, the Yemeni rulers prohibited the export of coffee plants. Only roasted or boiled coffee beans, which were no use for planting, could leave the country. Theft of the plants was heavily punished. This explains why, for a very long time, no country outside Yemen was able to cultivate coffee.
The Ottomans were first introduced to coffee when Ozdemir Pasha served the sultan Suleyman the Magnificent with coffee he had brought back from Yemen. In this same period, Ibrahim Bey of Pesevel reportedly said that "a man from Aleppo named Hakem and a woman from Damascus called Sems opened the first coffeehouse in Istanbul's Tahtakale."
Soon coffee drinking became popular and widespread throughout the nation. Although coffee itself originated in Ethiopia, because of the way the Turks both cooked and served it, it soon became known as " Turkish Coffee." In 1543, when the public began to frequent the coffeehouse more than the mosque, the Sheikh ul-Islam of the time issued a proclamation to the effect that "the juice of an object which is produced from something burned until it is coal-like is not religiously permissible." However, coffee maintained its popularity, despite the prohibitions, arrests, and even executions. Cultural events were common in Turkish coffeehouses, particularly the traditional Karagoz shadow puppets, troubadours, mimics and instrumentalists. The fame of coffee soon spread throughout Anatolia, Syria, Egypt, and Southeastern Europe. The beans reached France by 1669 and then to Venice. Even though the Church proclaimed coffee to be the " work of the devil ," Italian-style coffee soon became highly popular.
May 25, 2004
Beyond Baklava
Mavi Boncuk | The Real Story of Sweet : Beyond Baklava The most well known sweets associated with the Turkish Cuisine are Turkish Delight, and "baklava", giving the impression that these may be the typical desserts eaten after meals. This, of course, is not true. First, the family of desserts is much richer than these two. Secondly, these are not typical desserts as part of a main meal. For example, baklava and its relatives are eaten usually with coffee, as a snack or after a kebab dish. Let us now look at the main categories of sweets in Turkish cuisine. By far, the most common dessert after a meal is fresh seasonal fruit that acquire their unique taste from an abundance of sun and old-fashioned ways of cultivation and transportation. Spring will start with strawberries, followed by cherries and apricots. Summer is marked by peaches, watermelons and melons; then, all kinds of grapes ripen in late summer, followed by green and purple figs, plums, apples, pears and quince. Oranges, mandarin Oranges, and bananas are among the winter fruits. For most of the spring and summer, fruit is eaten fresh. Later, it may be used fresh or dried, in competes, or made into jams and preserves. Among the preserves, the unique ones to taste are the quince marmalade, the sour cherry preserve, and the rose preserve (made of rose petals which is not a fruit). The most wonderful contribution of Turkish cuisine to the family of desserts, that can easily be missed by casual explorers, are the milk desserts - the "muhallebi" family. These are among the rare types of guilt-free puddings made with starch and rice flour, and, originally without any eggs or butter. When the occasion calls for even a lighter dessert, the milk can also be omitted; instead, the pudding may be flavoured with citrus fruits, such as lemon or orange. The milk desserts include a variety of puddings, ranging from the very light and subtle pudding with rose water to the milk pudding with strands of chicken breast. Grain-based desserts include baked pastries, fried yeast dough pastries and the pan-sauteed desserts. The baked pastries can also be referred to as the baklava family. These are paper-thin pastry sheets that are brushed with butter and folded, layered, or rolled after being filled with ground pistachios, walnuts or heavy cream, and baked. Then a syrup is poured over the baked pastries. The various types, such as the sultan, the nightingale's nest, twisted turban differ according to the amount and placement of nuts, size and shape of the individual pieces, and the dryness of the final product. The "lokma" family is made by frying sort pieces of yeast dough in oil and dipping them in a syrup. Lady's lips, lady's navel, and vizier finger are fine examples. "Helva" is made by pan-sauteeing flour or semolina and pine nuts in butter before adding sugar, milk or water, and briefly cooking until these are absorbed. The preparation of helva is conducive to communal cooking. People are invited for "helva conversations" to pass the long winter nights. The more familiar tahini helva is sold in blocks at a corner grocery shop. These are excellent places to eat breakfast or lunch at any time of the day, since the regular restaurants may stop serving at two o clock in the afternoon. Many pudding shops also serve chicken soup. In any event, it is possible to feast on borek and milk pudding for an entire holiday, if on a tight budget. Perhaps the most wellknown shop of this type is Saray on istikial street in Beyoglu-lstanbul, in addition to the entire village of Sariyer on the Bosphorus. Many pudding shops also serve chicken soup. In any event, it is possible to feast on borek and milk pudding for an entire holiday, if on a tight budget. Perhaps the most wellknown shop of this type is Saray on istikial street in Beyoglu-lstanbul, in addition to the entire village of Sariyer on the Bosphorus. Another dessert that should be mentioned is a piece of special bread cooked in syrup, topped with lots of walnuts and heavy cream. This is possibly the queen of all desserts, so plan to taste it at the Ikbal Restaurant on the Ankara-izmir highway at Afyon. There are shops where baklava, borek, or muhallebi are sold, exclusively or in combination. People come to these places for take-away or to sit down at one of the few tables tucked in a corner of the store. The baklava stores usually feature also water borek, an especially difficult borek to make. Most borek shops also make milk puddings. These are excellent places to eat breakfast or lunch at any time of the day, since the regular restaurants may stop serving at two o clock in the afternoon. http://maviboncuk.blogspot.com/2004/05/beyond-baklava.html
TURKISH ORIGINS Excerpted from "History of the Ottoman Empire and Modern Turkey" by Stanford Shaw
The Ottomans were descended from the mass of nomads who roamed in the area of the Altai Mountains, east of the Eurasian steppes and south of the Yenisei river and Lake Baikal in lands that today are part of Outer Mongolia. These Altaic nomads had a primitive, mobile civilization based on tribal organization, customs, and social sanctions without the formal organs of government and laws characteristic of more advanced societies. Their livelihood came mainly from raising flocks and taking what they could from their weaker neighbors. Temporary leadership was entrusted to hans, but the scope of their authority was limited to searching for pastures and to military activities and did not extend to relations among individuals within the tribes or among the tribes themselves. Their Shamanistic beliefs involved worship of the elements of nature through a series of totems and spirits considered to have special powers that could affect man for both good and evil. Man himself was helpless in the face of their power but could secure protection through the intercession of shamans, priests with special power to control and use the spirits. It was a simple religion of fear in which the dark elements of nature as interpreted by the shamans rather than the moral considerations of higher religions were the accepted determinants of right and wrong, and the nomadic way was considered the ideal of human existance.
Beginning in the second century before Christ, changing political, military, and climatic conditions in the Altaic homeland sent successive nomadic waves against the settled civilizations located on the borders of the steppes. Those who moved to the south and west toward eastern Europe, the Middle East, and Central Asia came to be known as Oguz among themselves and, in general, as Turkomans or Turks to those who they attacked. They swept the settled peoples out of the way and destroyed towns and fields in the process of seeking out fodder and shelter for themselves and their flocks. Then they passed on, allowing the settled peoples who survived to restore their homes and former activities. Thus in most places such incursions left no permanent changes in ethnic or economic patterns. But in those lands where the Turkomans chose to establish their pastures and to remain more permanently, centuries-old systems of agriculture and trade were replaced by pastoral economies and the Turks largely supplanted the settled ethnic elements that preceeded them.
For the most part the great mountain ranges of the Hindu Kush, the Elborz, and the Caucasus provided the Middle East with a natural defense line against these incursions. But this line was broken in the northeast in the lands lying between the Hindu Kush and the Aral Sea, bounded in the north by the Jazartes river and in the south by the Oxus and generally known as Transoxiana, the land across the Oxus. Here a natural road led directly from the steppes to Iran. Transoxania was the staging area for the great nomadic invasions of the Middle East. Through here the nomadic ways were funneled, and it was where the states and empires that ruled the Middle East had to organize their defenses to protect civilization from disruption and destruction.
Up to the eleventh century the great Middle Eastern empires were largely successful in this endeavor. The Oguz nomads bounced off the northeastern defense tier of the Middle Eastern civilization and moved north and west into areas of less resistance in what is today Russia and Eastern Europe. The different waves of migration were exemplified by the Huns in the fifth century and later the Avars, the Magyars, the Bulgars, the Hazars, who ruled an empire that stretched well into the Caucasus and the Crimea between the seventh and tenth centuries, and the Pechenegs, who ruled east of the Caucasus as well as in Bessarabia and Moldavia and all the way to the eastern Carpathians in the ninth century.
http://www.nesinvakfi.org/aziz%20nesin%20-%20hoptirinam.html
Hoptrinam
İlkçağlarda mı, ortaçağlarda mı, yeniçağlarda mı bilinmeyen bir zamanda... Avuç içi gibi bilinen bu yeryüzünün bilinmeyen biyerinde açları toklarından çok, düşünenleri konuşanlarından az bir ülke varmış. O ülkede yaşayanlar bolluk içinde darlık, varlık içinde yokluk çekerlermiş. Başları önlerine eğik, bakışları içlerine dönük, gönülleri dışarıya kapanık yaşar giderlermiş.
Bu ülkenin başında “Enbaş” denilen biri varmış. Orada yaşayanlardan hiçbiri “Enbaş”ın buyruğundan dışarı çıkamazmış. Babadan oğula böyle gelmiş böyle gidermiş.
“Enbaş” buyurdukça buyurur, bitürlü buyruklarının ardı arkası gelmezmiş. O ülkede yaşayanlar günden güne buyrukları artan, sertleşen “Enbaş”ın baskısına dayanamaz olmuşlar. Gelgelelim, böyle dayanılmaz, çekilmez durumlarda ne yapılması gerektiğini de bilemezlermiş. “Enbaş”ın baskısı arttıkça artmış. Bu baskı karşısında bunalmışlar. Aralarından bir bilge çıkıp şöyle demiş:
– Tarihimizi inceleyelim. Atalarımızın zamanındaki Enbaş’lar buyruklarını sertleştirip baskılarını artırdıkça, atalarımız bu haksızlığa karşı ne yapıyorlarsa biz de öyle yapalım.
Bilgenin öğüdünü çok uygun bulmuşlar. Tarihlerini incelemişler. Bir de bakmışlar, Enbaş’lar buyruklarını sertleştirip yumruklarını vurdukça, baskıyı artırdıkça, ataları da suratlarını asarlar, somurturlarmış.
“Enbaş”ların artık dayanılmaz, çekilmez olan baskısına karşı kendi tarihlerinden ders aldıkları için önce sevinmişler. “Bize surat asıp somurtmaktan başka yol, yöntem yok!” deyip hep birden surat asmaya başlamışlar. Ama Enbaş’ın baskısı azalmak şöyle dursun, tersine gittikçe artıyormuş. Baskı arttıkça da ha babam surat asıyorlarmış. Surat asmışlar, somurtmuşlar, en sonunda surat asa, somurta öyle bir duruma gelmiş, suratlar asılmaz olmuş. Asıla asıla kaskatı kesilen suratları daha çok somurtmaya elverişli değilmiş. Yüzlerinde somurtacak bir kıpılık yer, bir çizgi kalmamış. Orası bir asık suratlar ülkesi, bir somurtkanlar yurdu olmuş. Gel zaman git zaman, surat asa asa insanlar gülmesini, sevinmesini unutmuşlar. Orda yaşayanlardan hiçbiri, gülmek nedir, nasıl gülünür bilmez olmuş.
Aralarından biri çıkıp şöyle demiş:
– Biz kendi içimize kapanıp kalmışız. Yurdumuzun dışında neler olduğunu bildiğimiz yok. Aramızdan üç aydın genç seçelim. Onları gizlice yurtdışına üç ayrı yere gönderelim. Oralardaki insanların baskıcı yönetime karşı neler yaptıklarını incelesinler. Gelip bize anlatsınlar. Biz de öyle yapalım.
Bu düşünce çok uygun görülmüş. Üç aydın genç seçmişler. Bu üç genci Enbaş’tan gizli, yurtdışına üç yabancı ülkeye kaçırmışlar.
Bu üç genç, üç yabancı ülkede üç yıl gezip dolaşmışlar, orada yaşayanların neler yaptıklarını incelemiş, sonra yurtlarına dönmüşler. Halk bu üç genci aralarına alıp,
– Neler gördünüz, anlatın... diye sormuşlar.
Birinci genç şöyle anlatmış:
– Benim gittiğim yerde surat asan hiçkimse görmedim. İnsanlar, “Hoptirinam, hoptirinam!..” deyip gülüyorlar. Bizler de Enbaş’ın baskısından kurtulmak istiyorsak, “Hoptirinam, hoptirinam!..” diye güle oynaya yaşamalıyız.
İkinci genç şöyle anlatmış:
– Benim gittiğim yerde de somurtkan tek kişi göremedim. Orada yaşayanlar, “Tirinamhop, tirinamhop...” deyip gülüyorlardı. Bizler de Enbaş’ın baskısından kurtulmak istiyorsak, “Tirinamhop, tirinamhop!..” diye bağırarak gülüp eğlenmeliyiz.
Üçüncü genç de şöyle anlatmış:
– Benim gittiğim yerde de insanlar somurtmuyorlardı. Oradakilerin hepsi, ‘‘Namhoptiri, namhoptiri...” diye söylenerek, gülüp eğlenerek yaşıyorlardı. Enbaş’ın gittikçe sertleşen, artık çekilmez olan buyruklarından kurtulmak istiyorsak, bizler de, “Namhoptiri, namhoptiri!..” diye bağırıp çağırıp gülmeliyiz.
Bu üç genci dinleyenler onlara sormuşlar:
– Çok doğru söylüyorsunuz ama, bu dediklerinizin ne anlama geldiğini bilmeden nasıl gülelim? Siz bu “Tirimiri”lerin anlamlarını, tanımlarını öğrenmediniz mi?
Birinci genç şöyle demiş:
– Hiç öğrenmez olur muyum... Ben oraya boş gidip boş dönmedim. “Hoptirinam” şu demektir: “Bir köpeğin, sahibinden başka kimseyi ayırt etmeden herkese aynı sesle aynı nota üzerinden havlayabilmesine Hoptirinam denir.”
İkinci genç de şöyle demiş:
– “Tirinamhop” şu demektir: “Aynı ağırlıkta olan çakıl taşı ile altını tartarken, terazi topuzunun, her ikisinin aynı olan ağırlıklarına aynı saygı ile eğilmesine Tirinamhop denir.”
Üçüncü genç de şöyle demiş:
– “Namhoptiri” şu demektir: “İnsanlar hamamda soyundukları zaman uşakla efendisinin birbirinden ayırt edilmemesine Namhoptiri denir.”
Orada bulunanlar demişler ki:
– Aman bunları öğrendiğinize çok sevindik. Şimdi bu üç genç aydınımız bu kavramların anlamını halka durmadan öğretsin. Bizler de başka ülkelerin halkları gibi durmadan “Tirinamhop, Hoptirinam, Namhoptiri” diyerek gülüp eğlenelim.
Aydınlar halkın arasına dağılıp denildiği gibi yapmışlar.
– Hoptirinam!..
– Tirinamhop!..
– Namhoptiri!..
Sesleri göklere yükseldikçe, asılan suratlar gülümsemeye, yüzlerdeki sert çizgiler yumuşamaya, somurtkanlar kahkaha atmaya başlamış. Heryerden, her alandan, her sokaktan, her evden “Hoptirinam, Tirinamhop, Namhoptiri” sesleri geliyormuş. Bu sesleri duyan Enbaş’ın kaşları çatılmaya, suratı asılmaya başlamış. Bu seslere çok kızıyormuş. Kulaklarını tıkamış, olmamış, kalın duvarlar arasına kapanmış, olmamış. Her ne yapmışsa, yeri göğü inleten “Hoptirinam, Tirinamhop, Namhoptiri” seslerinden kurtulamıyormuş. Halk güldükçe Enbaş’ın suratı asılıyor, halk güldükçe o somurtuyormuş. Surat asmış, somurtmuş; surat asmış, somurtmuş; en sonunda suratını asamaz, somurtamaz olmuş. İşte o zaman,
– “Hoptirinam, Tirinamhop, Namhoptiri!” diye bağırmak yasaktır. Kim böyle bağırırsa on yıl hapsedilecektir!.. diye bir buyruk çıkarmış.
Gelgelelim halk bağırıp gülmeye öyle alışmış ki, bu buyruğa boş vermiş. Hep birden bağırıldığından Enbaş kimi yakalatıp hapsedeceğini şaşırmış. Cezayı artırmış:
– Gülenler kurşuna dizilecek!
Bu korkutma da işe yaramamış.
Bunun üzerine Enbaş bir kurnazlık düşünmüş. Halka Hoptirinam’ı öğreten aydını sarayına çağırmış. Ona şöyle demiş:
– Bu Hoptirinam sesleri benim çok hoşuma gidiyor. Siz beni Hoptirinam’a karşı sanıyorsunuz. Kim demiş... Elbette ulus “Hoptirinam” diye bağırmalı, halkın yüzü gülmelidir. Ancak benim sizden bir dileğim var. Hoptirinam’ın tarifi çok uzundur. Bizim halkımız bu kadar uzun sözü ezberleyemez. Acaba halka bir kolaylık olması için, bu tarifin içinden iki kelimeyi çıkaramaz mısınız? Bu ödevinize karşılık size örtülü ödenekten her ay ikiyüz altın verilecektir.
Bu öneriye aydının aklı yatmış.
– Peki... demiş.
Ondan sonra tanımlamadan iki kelimeyi çıkararak halka şöyle demeye başlamış:
– Bir köpeğin, sahibinden başka herkese havlamasına Hoptirinam denir...
Enbaş, ikinci aydını çağırmış. Ona da şölenler verip Tirinamhop tanımlamasından iki kelimeceği çıkarmasını rica etmiş. Çünkü halk bu kadar uzun sözü ezberleyemezmiş. O da ayda ikiyüz altın ödenek karşılığı bu öneriye peki demiş. Halka şöyle anlatmaya başlamış:
– Tirinamhop, çakılla altını tartarken terazi topuzunun eğilmesi demektir.
Enbaş üçüncü aydını da kandırmış. O da ayda ikiyüz altın karşılığında halka şöyle demiş:
– Namhoptiri, uşakla efendinin hamamda soyunması demektir.
Halk yine: “Hoptirinam, Tirinamhop, Namhoptiri” diye gülüyormuş ama, eskisi kadar gülemiyormuş; eksilen iki kelimelik kadar gülüyormuş. Enbaş’ın suratı da eskisi kadar somurtmuyormuş, eksilen kelimeler kadar az somurtuyormuş.
Enbaş birinci aydını gene çağırmış:
– Acaba, demiş, iki kelime daha eksiltemez miyiz? Benim ereğim, halkın bu tanımı kolay öğrenmesidir. Size örtülü ödenekten ayda ikiyüz altın daha bağlarım.
Aydın,
– Peki... demiş.
İkinci, üçüncü aydınlar da peki demişler.
Hoptirinam şöyle olmuş: Bir köpeğin havlaması...
Tirinamhop: Çakılla altının tartılması...
Halk yine “Hoptirinam, Tirinamhop, Namhoptiri” deyip gülüyorlarmış ama eskisi gibi değil!.. Buna karşılık Enbaş’ın asılan suratı iyice gülmeye başlamış.
Enbaş bu üç aydını ayrı ayrı yine sarayına çağırıp şöyle demiş:
– Halka biraz daha kolaylık göstermek istiyorum. Şu tanımlamayı büsbütün atsak da, halk yalnız “Hoptirinam, Tirinamhop, Namhoptiri” dese nasıl olur? Beni anlıyorsunuz değil mi? Ereğim halka kolaylıktır. Bu ödevinize karşılık örtülü ödenekten her ay size ikiyüz altın daha veririm.
Aydınlar bu öneriyi uygun bulmuşlar. Tanımlamalardan kelimeler eksile eksile hiçbiri kalmamış. Yalnız “Hoptirinam, Tirinamhop, Namhoptiri” kalmış.
Bu sözlerin ne demeye geldiğini bilmeyen halkın suratı asıldıkça asılmış, orada yaşayanlar eskisinden çok somurtmuşlar. Enbaş, kahkahadan kırılırken, o somurtkan, asık suratlı insanlar da durmadan, ne demeye, ne anlama geldiğini bilmeden,
– Hoptirinam...
– Tirinamhop...
– Namhoptiri!.. diye bağrışıp duruyorlarmış.
Böylece o ülkede o günden sonra hem halk, yeryüzünün öteki insanları gibi “Hoptirinam, Tirinamhop, Namhoptiri” diye söylenir, hem de Enbaş yaşamanın tadını çıkarırmış
– Hop...
– Tiri...
– Nam...
Osmanlı Sultanlarının Şifalı Gömlekleri
Hülya Tezcan http://www.obarsiv.com/guncel_vct_0405_hulyatezcan.html
Saray koleksiyonunda, Kâbe kumaşlarından padişahların kaftanlarına kadar, yerli Osmanlı kumaşlarından veya Avrupa kumaşlarından üretilmiş 5000'e yakın eser kayıtlıdır. Bunların içinde ufak bir grup olarak da yazılı gömlekler bulunur.
|  |
|
|
Giyenin hastalıklara karşı şifa bulması, türlü kötülüklere karşı korunması, gözlere şirin görünmesi gibi amaçlar taşıyan yazılı gömlekler, Osmanlı ile birlikte diğer kültürlerde de mevcuttur. Bütün bu kültürlerde bu gömleklerin ortak noktası, en yaygın olarak nazara karşı düşünülmeleridir. Daha çok içe giyildiklerinden, tene uygun malzeme seçilmiş, pamuklu kumaş kullanılmıştır. Ancak üzerlerine yazı yazabilmek için kâğıt özelliği kazandırmak gerektiğinden, pamuklu kumaşın yüzeyi ahrarlanmış,daha sonra da ince kamış kalemlerle kitap gibi yazılmıştır. Bu yazılarda kırmızı, mavi, yeşil, siyah mürekkep ve özellikle sultanlar için hazırlananlarda altın yaldız kullanılmıştır. İpekli kumaşa daha çok gömleklerin pervazlarında, yakalarında ve kol ağızlarında rastlanır. Koleksiyonda gömleklerden başka tılsımlı yakalar, takkeler, örtü ve sancaklar bulunur.
Gömleklerin üzerindeki yazılar içi harfler ve rakamlarla dolu karelere, dikdörtgenlere ayrılmıştır. Harf ve rakamların ebced hesabına göre diyagonal veya soldan sağa okunmasıyla rakamlar elde edilir. Bu rakamlar bazı Kuran ayetlerine tekabül eder ve bu ayetlerin ilgili hastalığa iyi geldiğine inanılır.
Bu giyeceklerin bir özelliği, tek kişinin elinden çıkmış olmamalarıdır. Sarayın kadrolu memurları olup reisü'l-küttaba bağlı çalışan müneccimler (bugünün astrologları) konu üzerinde çalışarak gömleğe başlamak için uygun saat olan "eşref saati"ni belirlerler. Ardından, derin hocalar hastalık veya kötü göz için uygun ayet veya hadisleri tespit ederler. Hattat bu verilen ayet veya hadisleri en güzel yazılarla yazarak gömleğe geçirir. Bir aşama da bu yazıların tezhibi veya resimlenmesidir. Bunların muskalardan farkı, muskalarda bazen kötülük amaçlı yazılmış olanlara rastlanırken, bu giyeceklerin tamamen iyilik verme amacı taşımasıdır. Yazılar yazılırken nesih, talik, sülüs, kûfi gibi bütün yazı çeşitleri kullanılmıştır; bir tek üslupla yazılı örnekler olduğu gibi, birkaç yazı çeşidinin bir arada bulunduğu örnekler de mevcuttur.
Gömleklerin üzerinde yazılar dışında semboller ve amblemlere rastlanır. Örneğin "zülfikâr" olarak bilinen, Hz. Ali'nin kılıcına sıkça rastlanır. Diğer bazılarında ok ve yayı, kadem-i saadet (Hz. Muhammed'in ayak izi), Kâbe tasvirleri, mühr-ü Süleyman motifi görülür. Örneklerin birinde Hz. Muhammed'in hilyesi anlatılmış, bir diğerinde "nübüvvet mührü", yani peygamber mührü denen mühür kullanılmıştır. Hz. Ali'nin gözü veya eşkali diye bilinen motif ile Allah, Hz. Muhammed ve Hz. Ali'nin adlarının bir grafik düzen içinde beraber yazıldığı motife de rastlanır; bu motiflerde grafik sanatının doruk noktasına ulaşılmıştır. İç içe, gözü içe çeken kareler şeklinde düzenlenen örtülerde müthiş bir tasarım ustalığı söz konusudur. Bunlar dışında kozmik tasvirlerde gökyüzünün bir kesiti, yıldızlar ve aralarındaki yollar kesit halinde verilir veya kuyrukluyıldız gibi gökcisimleri bir gömleğin etek tarafını süsler. Akrep motifi, eskiden akrep sokmalarına karşı insanlar çok hassas olduğundan, akrebin uyuyacağı ve gömleği giyen kişiye ulaşamayacağı inancıyla kullanılır. Araştırmalarımızda, Rufailerin akrepleri uyutma yeteneği olduğunu öğrendik; bu da bu tür gömleklerin Rufai tekkelerinde hazırlanıyor olabileceğini düşündürmektedir.
Yazılı gömleklerin üzerinde Kuran ayetleri dışında yazı olarak kitabeler ve dualar da kullanılmıştır. Bu yazılar düzyazı olarak değil, yıldız şeklinde, karelerin içinde, çiçek şeklinde, dikdörtgen içinde veya gazete sütunu gibi serbest yazılmıştır.
Koleksiyonun en ilginç, tarihi bilinen en erken gömleği talihsiz Şehzade Cem'e aittir. Saltanat yarışını kaybettiğine göre, dikilen gömleğin ona şans getirmediği düşünülebilir! Gömleğin en önemli özelliği, tarihinin belirtilmesidir: Başlama tarihi 1477, bitiş tarihi 1480 olarak verilir. Bu da bu gömleklerin zannedildiği gibi bir günde hazırlanmadığını gösterir. Orhan Şaik Gökyay bu gömleğe ilişkin bir yazısında, gömleğin yazısına oğlak burcunun güneşin en yüksek mertebesine erdiği 19. gününde başlanmış olduğunu, bunun da Cem'in tabiatına çok uygun düştüğünü belirtir; demek ki müneccimler uzun hesaplarla bu eşref saatini bulmuşlardır.
Aidiyetini bildiğimiz gömleklerden biri, Kanuni ile Hürrem Sultan'ın çocuklarından biri olan II. Selim'e aittir. Kanuni'nin Hürrem'den evvelki eşinden Mustafa adlı bir oğlu vardır ve aslında tahtın esas vârisi odur. Ancak kendi çocuklarının bu hakka sahip olmasını isteyen Hürrem'in entrikalarıyla boğdurulur. Taht kavgası sonucu Selim ayakta kalır. Kanuni'nin mektuplarından, asıl isteğinin oğlu Bayezid yönünde olduğunu öğreniyoruz. Bu gömleğin kitabesinden 1564-1565 tarihli olduğu anlaşılır. Elde kalan tek erkek çocuk olduğundan, ömrünün uzun olması amacıyla hazırlandığı tahmin edilebilir.
III. Murad'a ait bir gömleğin ilginç özelliği, yapan kişinin belli olmasıdır. Konya Mevlevihanesi'ndeyken gidip Edirne'de bir mevlevihane kuran Şeyh Sinaneddin Dede'nin sarayla ilginç bağı vardır. Yavuz Doğu seferine çıkarken Dede'ye uğrayıp elini öper, isteğini sorar. Sinaneddin Dede, seferden zaferle dönüleceğini belirterek, Yavuz'dan dönüşte dergâha yardım etmesini ister. Zaferle dönen Yavuz, dergâhın Konya'daki binalarını yaptırır. Dede'nin daha sonra Kanuni zamanında da talepleri olur. Dergâhı ve camiyi yaptıran Kanuni'nin ömrü bu yapıların inşasına yetmeyince, işlem II. Selim zamanında tamamlanır. II. Selim caminin, dergâhın ve mevlevihanenin vakıflarını artırıp daha iyi olmasını sağlar. Selim'in de ölümünün ardından iyice yaşlanmış olan Dede, saraydan çok destek gördüğü için müteşekkirdir. Bunun için de III. Murad'ın saltanatının ilk yılında söz konusu gömleği hediye eder. Kitabedeki tarih 1582'ye denk düşer. Sinan Dede'yi araştırdığımda, ölüm tarihinin kesin olmadığını gördüm; ama kitabedeki hicri 983 tarihi, verilen ihtimaller üzerinde en yakın olanından yola çıkarak 1581 civarı ölmüş olabileceğini düşündürür.
Valide sultanların harem hayatında çok önemli bir rolleri vardır. Birinci görevleri oğullarını ölümden, entrikalardan korumak, ikinci işleri tahtı vârissiz bırakmamaktır. III. Murad gençliğinde Safiye Sultan'la evlenir ve tek eşli bir hayat sürer. Sancaktayken bir oğlu (Mehmed), iki de kızı olur. Saraya gelip padişah olduğunda başka kadın istemeyince, annesi ve kız kardeşi bu duruma çok üzülür. Kaynaklarda validesinin onu çok sevdiği için kıskandığı söylenir, ama derinlemesine bakınca asıl amacın daha çok tahta vâris hazırlamak olduğu ortaya çıkar. Annesi ve kız kardeşi III. Murad'ın cinsel gücünü artırıcı ilaçlarla takviyede bulunur ve amaçlarına ulaşırlar. Bunda gömleğin rolünün olup olmadığını söylemek güçtür. 1582'de, ölümüne yakın ardında 19 erkek, 20 küsur kız çocuğu bırakır. III. Murad için hazırlanmış bu gömlekte yakanın yırtmacının iki ucuna denk düşecek biçimde tasarlanmış güzel bir zülfikâr örneği görülür.
Koleksiyonda, birbirine benzer iki gömlek daha bulunur. Bunlardan biri önde; mavi zeminde iki büyük dikdörtgen şekli içerir. Koltuk altı süslemeleri bile kitap tezhibi gibi işlenmiştir. Cetvellerinde yaldız kullanılmış olması kalitesini bir kat daha artırır. Tahminimiz, bu gömleğin Eğri fatihi III. Mehmed'e ait olduğu yönündedir.
Bir diğer örnekte Murad adı geçer. Bu ikinci örneğin düzenlenmesi diğeri kadar başarılı değildir. "Murad" yazısı, daha geç dönemde, Mehmed'in gömleği örnek alınarak yapıldığını ve IV. Murad'a ait olabileceğini düşündürmektedir.
Saraydaki koleksiyonda padişahlar adına yapılmış bu gömleklerle birlikte saray çevresinden kişilere ait örnekler de bulunur. Bunlardan Moralı Hasan Paşa'ya ait olan örneğin üstünde bazı ilginç yazılar görülür. Yazılmış olan Arapça duadaki "Allah'ım, senden sevgimi, muhabbetimi kulun Sultan Mustafa'nın gönlüne vermeni dilerim. Nasıl vahyini sevgilin Muhammed'in kalbine ilham etmişsen, ruhumla Sultan Mustafa'nın ruhunu uzlaştır. Ey her işi kolaylaştıran Allah'ım, Hasan Paşa'nın da dileğini kolaylaştır" anlamına gelen sözler, paşanın sadrazam olmak isteğini düşündürür.
IV. Mehmed, kızı Hatice Sultan'ın düğünüyle iki erkek çocuğunun sünnetini muhteşem bir törenle 1675'te Edirne'de gerçekleştirir. Hatice Sultan, bir süre sonra eşi Merzifonlu Mustafa Paşa ölünce dul kalır. Bu arada sultanlar değişerek kısa sürelerle başa geçmektedir. 1687-1691 yılları arasında hüküm süren Süleyman, Hatice'yi başgöz etmek ister. Uygun biri aranır. Bir aday üstünde durulur, ama bu kişi saray tarafından pek tutulmamaktadır. İş uzayınca Süleyman'dan sonra başa geçen (1695-1703) II. Mustafa zamanında sarayda enderundan yetişme Moralı Hasan uygun bulunur. Tarihi kaynaklara göre, hırslı bir kişilik olan Hasan Paşa evlendikten sonra sadrazam olmak arzusuyla padişahları canından bezdirmiştir. II. Mustafa bu isteğini kabul eder ve Hasan Paşa vezir olup 1 sene (1703-1704) bu görevi sürdürür. III. Ahmed zamanında görevinden azledilip İzmit'e sürülür. Birkaç sene sonra affedilip Mısır'a gönderilir. IV. Mehmed'in sarayındaki müneccimbaşı Derviş Ahmet bin Lütfullah, yolculuğunda ona eşlik eder. Sarayda çok vakit geçirdiği için Hasan Paşa'yla çok yakın olan müneccimbaşı, onu manevi evladı kabul etmiştir. Tahminimce bu gömleğin hazırlanmasındaki uygun tarihi Derviş Ahmet düşürmüş olmalıdır.
Nakkaş Hasan Paşa'ya ait olan bir diğer gömlek, koleksiyonda yeşil, silindirik bir kutuda muhafaza edilmektedir. Yazısı, işçiliği, grafiği ve kompozisyonunun güzelliği, önemli birine ait olduğunu düşündürmektedir. Gömlekte kûfi ve gubari hat büyük bir ustalıkla kullanılmış, Allah, Muhammed ve Ali'nin adlarından oluşan üçleme sanatlı bir üslupla yazılmıştır. Gömleğin kutusu üzerinde "Hasan Paşa muhallefatından gelip hıfzolunan hırka-i şeriftir" yazılıdır ve içinde gömlekten başka, bir sancak ve sancağın sarılı olduğu beyaz bir kılıf bulunur. Kılıfın üstünde "1030 Receb'inde sefere giden mübarek sancaktır. 1033 yılında hıfzolunmuştur." yazılıdır. Kimsesi olmayan paşaların mallarına saray el koyduğundan, Hasan Paşa öldükten sonra eşyaları saraya alınmıştır. Enderunda yetişmiş bir nakkaş olan Paşa, önce yeniçeri ağası, ardından beylerbeyi ve vezir olarak görev yapmıştır. Osmanlı ordusunun 1620 Lehistan seferine katılır ve 1622'de ölür, eşyası da 1 yıl sonra saraya gelir. Söz konusu örneklerin, kendisi de nakkaş olan Hasan Paşa'nın katkısıyla usta sanatkârlar tarafından hazırlandığı düşünülmektedir.
Koleksiyonda Hz. Muhammed'den ilham almış bezemeleri olan gömlekler de görülür. Etek uçları beyaz, bol altın yaldızlı, Peygamber'in vasıflarının ve ona adanmış bir kasidenin yazılı olduğu bir örnekte, Hz. Muhammed'in peygamberlik alameti olan, iki kürek kemiği arasındaki yürek şeklinde ben peygamberlik mührü olarak kabul edilir. Hz. Muhammed'in sadece beniyle değil ayaklarıyla ilgili de betimlemelere rastlanır. "Kadem-i saadet" olarak adlandırılan ayak o kadar detaylı çizilmiştir ki parmaklar bile bellidir. Peygamber'in ayağıyla birlikte, "nalın-ı saadet" olarak geçen nalınlarının tasvirine de rastlanır.
Bir başka örnekte görülen ok-yay da bu konuda kırka yakın hadisi olan, çocukları mektebe göndermek gibi ok ve yay kullanmayı öğretmenin de elzem olduğunu ifade eden Hz. Muhammed'i anımsatır. Bu motife gömleklerde sıkça rastlanır.
Süslemeler arasında bulut motifleri 16. yüzyıl örneklerinin en karakteristik öğeleridir. Hançerî yapraklar, saz yaprakları, kıvrımlı ince dallar arasında hatayîlere de rastlanır. Bunun dışında Kâbe tasviri, uzay tasviri, yıldız haritası gibi betimlemeler de görülür. Kimi örneklerde gubarî denilen kum gibi ince yazılarla desen yapılmıştır.
Koleksiyonda gömlekler dışında yakalar ve takkeler de bulunur. Takma yaka, sultanlar törenlere katılırken ya da tahta çıkınca kaftanın yakasının altına takılır. Bunlar dışında sancaklar ve örtüler bulunur. Örtülerden birinin Medine'de Hz. Ayşe'nin sandukası üzerine örtülü olup oradan geldiği söyleniyorsa da Osmanlı döneminde yapılmıştır.
Gömlekler ve yazılı eserlerin Topkapı Sarayı koleksiyonunda 15. yüzyıldan 20. yüzyıl başına kadar gelen örnekleri bulunur. Bu malzemelerin saray dışında bazı tekkelerde ve bazı eski ailelerde de örnekleri olduğu bilinmektedir.
| |
|
|
|
|